21 Aralık 2014 Pazar

yeni yazılarım yeni adresim



Bu bloğu açarken sadece kitap bloğu olsun istememiştim ama o kendi yolunu böyle buldu, şimdi başka şeyler yazmak istesem de eğreti duruyor burada sanki, içime sinmiyor, beni huzursuz ediyor. Bu sayfa devam eder mi bilmiyorum ileride ama şimdilerde yeni bir blog açtım oğluma ithaf en, ona beni, bizi, aklımdakileri anlattığım bir hatıra defteri, belki bir kılavuz, bir öz yaşam öyküsü olmasını istediğim. Daha çok yeni.
Adresi: http://buyuluyolculuk.blogspot.com.tr/

Bu bloğun akıbetini, beni, bizi merak edenler için not düşmek istedim.
Yazdıklarımı okuyarak ve yorumlarınızla beni yalnız bırakmadığınız için, her birinize ayrı ayrı teşekkür ederim.


Sevgilerimle,

Şaziye

26 Haziran 2014 Perşembe

"akıllı telefon" kullanarak Çocuğumuza verdiğimiz mesaj: Değersizsin!



 Ebeveynlik yolculuğumda kendimde gördüğüm ama çoğu zaman da cazibesine yenik düştüğüm hatta zaman zaman kendime bile bencilce savunduğum bir hatam var. Oğlum bir şeylere dalmışken "akıllı telefon"umu kullanmak...
   Günümüzde sosyal medyadan uzak kalmak çok zor, artık canımızın sıkıldığı her an, her boş olarak gördüğümüz kısacık vakitlerde elimiz farkında olmadan telefonumuza gidiyor, seçenek çok; instagram, twitter, facebook, foursquare, pinterst, flickr, bloglar, haber siteleri, tumblr ve daha fazlası...

   Bakın Adem Güneş Doğal Ebeveynlik  kitabında ne diyor;
 
   "Çocuğun ebeveynine ihtiyaç duyduğu sırada ebeveynin kendi yoğunluğunu bahane göstererek çocuğuna "ruhen" yönelmemesi çocukta aşağılanmışlık hissi oluşturur. 
   Çocuk kendisi ile vakit geçiren ebeveyninin yanında kendini değerli hisseder. Kendisine zaman ayırmayan ebeveynin karşısındaki çocuk değersizlik hisseder. Bu günkü çocukların duyarsızlaşmasında en büyük etken ebeveyn tutumundaki aşağılamalardır. Aşağılanmışlık acısı sözle olduğu gibi bazen bir bakışla bazen bir diş sıkışla bazen bir derin nefes alışla bazen de çocuğa küsmelerle yaşatılır. "

   Oğlum henüz 16 aylık, konuşamıyor, henüz oyun kuramıyor, kendi kendine herhangi bir nesne veya oyuncakla 1 dakika bile zaman geçiremiyor. (havuzda suyla oynamak ve dışarıda dolaşmak hariç) dolayısı ile bir yetişkine en çok ihtiyaç duyduğu dönem, onun yönlendirmesine, parmağı ile gösterdiği şeyin ismini söylemesine, "ııhh" larının cevap bulmasına ihtiyacı var. Evet bunları yapıyorum zaten ama fırsat bulduğumda o örneğin balkondan dışarıya bakarken elime telefonu almaktan alıkoyamıyorum kendimi. bir hastalık gibi düşünebiliriz bunu. Sonra pişman oluyorum. oğlumdan bir "ıhh" sesi geldiğinde anlıyorum ki geç kalmışım. Bir adım bile uzağında oturmamalıyım. Zaten beni çoğu zaman da gerek sesiyle gerek beden dili ile uyarıyor; ona bakmıyor başka bir şeyle ilgileniyorsam gelip eliyle alnıma dokunarak kafamı ilgilendiğim şeyden kaldırarak cevap bekliyor. Mutfakta, bulaşıkları makineye yerleştiriyor veya yemek yapıyorsam da ya eteğimi tutup çekiştiriyor. yada mızmızlanıyor. Sadece ilgi istiyor. Bütün dikkatimin onda olmasını istiyor. Hakli; ama biz bunu çoğu zaman başaramıyoruz. En büyük savunmamız da "benim de canım sıkılıyor" Bu cümleyi kuruyor olmak aslında kendini çocuğun akışına kaptırmadığını, onun dünyasına girmediğini gösteriyor. Ve bu da aklın başka yerlerde olduğunda mümkün olmuyor. Aslında tek yapmamız gereken durumu kabullenip onun dünyasına gerçekten girmek, onu keşfetmeye çalışmak, izlemek. Aslında bu gerçekten çok zevkli... Kaçamaklarımızı ise o uyuduğu zamanlara ertelemek.  Bu gerçekten mümkün. arada o dünyadan çıkabiliriz ama mühim olan en kısa zamanda dönüş yapmak.

  Hiç birimizin çocuğu değersiz değil, en değerlilerimiz onlar bu hayatta; dolayısıyla da değersizmiş gibi hissettirmek  en son isteyeceğimiz şey. Bilinçli olarak evet hepimiz onlara en geniş zamanı veriyoruz, araştırmalar yapıyor, oyunlar buluyor oynuyoruz. Bilinçli anne olmak için elimizden gelenin fazlasını yapmaya çalışıyoruz, ama bu ince iş hata kabul etmiyor. Ben bu hatamdan dönüyorum, denedim telefonsuz yaşamak mümkün. Yarından itibaren de

#çocuğumdeğerli #çocuğumuyanıkkentelefonkullanmıyorum

Mümkün olduğunca yemek ve temizlik de yapmıyorum...

14 Nisan 2014 Pazartesi

Sınıf


Ojeli tırnakları vardı.
Fön çektirilmiş sarı saçları.
Sevgilisinin omzuna başını yaslamıştı.
Tanrı,
zenginliği onun ellerinden bile esirgememişti.

Konuşuyordu.
Kıskanıyordum.

O konuştukça ben,
Kasılıyordum.

Çözemediğim,
dünya düzeni burada başlıyor,
tam da burada bitiyordu.

Tırnak

Sevmediği bir huyu vardı.
Utanmak!
Kendinden,
Sahip olduğu her şeyden utanıyordu.

Şimdi de;
Kocasının karşısında,
Toprakla uğraşmaktan tırnakları kir tutmuş annesinin,
yemek yiyen ellerinden.

O eller ki olmak istemediğinin özeti.

10 Nisan 2014 Perşembe

İz - Canan Tan

  
  Günlerden Cumartesi annemin evinde kardeşim ve eşimle kardeşimin odasında muhabbet ediyoruz, saat gece yarısını geçmiş, çoğunluk uykuda. Bir ara gözüm kardeşimin kitaplığındaki Ahmet Ümit'in son kitabına takılıyor, Beyoğlu'nun En güzel Abisi bana sıcacık göz kırpıyor. "Okudun mu?" diyorum, "yok" diyor. Almak için kitaplığa vardığımda Canan Tan'ın kitabını görüyorum, kardeşim okumaz onu, biliyorum. "Kimin" diyorum, "Senin,senden kalmış" "Yok, benim olsa bilirim" Bizim küçük kuzenlerin olma ihtimalinde kanaat getiriyoruz. Onu da alıyorum. Baba-kız ilişkisini temel aldığına dair bilgi var arka kapak tanıtımında, konu ilgimi çekiyor.
  Eve geldiğimde ilk ona başlıyorum, babamı severim, aramızdaki duyguları yakalayabilecek mi diye merak ediyorum yazar. Sayfaları çevirdikçe, anlıyorum ki yazarın hitap ettiği kesim ilk gençlik, satır aralarında o yaşların getirisi bakış açısı, hatalar, sonuçları, pişmanlıklar, sonucunda gizli öğütler.  Benim için oldukça geç kalınmış bir yazar, İpek Ongun ile tanıştığım yıllarda Canan Tan da ikinci bir adres olabilirmiş ama kaçırmışım...
  Okumaya devam ediyorum; ilk sayfalarda geçlik yıllarını anlatan kızımız, büyüyor, yetişkin bir kadın oluyor evleniyor, bir oğlu oluyor, hikaye beni de içine almaya başlıyor, babasının peşinden sürdüğü iz beni de heyecanlandırıyor, merak duygumu kabartıyor son sayfalara doğru ve sonuç; kitap bitiyor, rahatlıyorum. Son yüz sayfayı elimden bırakamadan bir gecede okuyorum.
  Kitabın vermek istediği öğüt açıkça ortada. Okuyucu kitlesine gerçekten hitap eden, onların hayatına değebilecek, bakış açısı kazandırabilecek yerinde bir konu, kararında uçlarda örnek bir yaşam ile gözler önüne serilmiş karakterler...
 Dili sade, akıcı anlatımı ile beni bile bir ölçüde saran bir kitap oldu, ama beni tatmin etmedi, o da yaşım gereği, duyguların anlatıldığı cümleler o yaşların kullandığı cümlelerdi, ben daha derin anlamlı cümleler, sorgulamalar tatmin ederdi. Canan Tan'ı alanında kesinlikle başarılı buldum.
 Kitabın konusuna da kısaca değinirsem, Verda isimli bir avukat kadının, yine avukat olan babasının intihar etme sebebini araması, elindeki ipuçlarından çıkarak babasının peşinde iz sürmesidir. Bu iz sürüş tüm geçmişini, babasıyla ilişkisini gözden geçirmesine, davranışlarını sorgulamasına, hataları ile yüzleşmesine sebep olacak bir yolculuktur.

26 Mart 2014 Çarşamba

Gizli Anların Yolcusu - Ayşe Kulin


2011 yılı benim için Ayşe Kulin yılı olmuştu, bir çok kitabını o yıl okumuşum. Yıl 2014 yeniden bir Ayşe Kulin kitabı ve tüm kitaplarını okuma isteği. Neredeyse tüm kitaplar silinmiş zihnimden üç yılda. Keşke kitap özetlerini ekleseydim bloğa, hatırlamam daha kolay olurdu. Bu yüzden bundan sonra okuduğum romanların özetini de buraya eklemeye karar verdim. Bu ilk olacak bu yüzden sıcağı sıcağına yazayım hazır yeni bitirmişken. Özet ayrımı yapacağım gönül rahatlığı ile okumaya devam edebilirsiniz :)

Roman aslında beş kişi etrafında yoğunlaşıyor. Yan karakterler olsa da bulundukları sahneler oldukça az. Bu kişiler;
İlhami: Yayınevi sahibi
Eda: İlham'nin eşi
Derya: İlhami ve Eda'nın kızları
Handan: İlhami'nin iş ortağı
Bora: Yayınevi çalışanı

Hikayeyi İlhami'nin ağzından dinliyor ve olayları onun objektifinden seyrediyoruz. Diğer karakterlerin duygu ve düşüncelerine diyaloglar hariç yer verilmiyor.

İlk sayfada ölümcül bir kaza ya da cinayet olduğundan emin olamadığımız bir ölümün zanlısı olarak karşımıza çıkıyor İlhami ve onu bu noktaya taşıyan olayları en başından anlatmaya başlıyor. Yazar merak duygumuzun kıvılcımlarını ilk sayfada ateşliyor ve bunu ateşi kitabın sonuna kadar her sayfada körüklemeye devam ediyor. Kitap bittikten sonra devamı var mı diye araştırmaya başlıyorsunuz siz de benim gibi.  Sürpriz!! diyor yazar çünkü devamı var. Bora'nın Kitabı ve Dönüş. Şöyle ki bu iki kitap devamı niteliğinde olsa da, ayrı ayrı okunabilecek türden kitaplarmış. İkinci kitap Boran'ın Kitabı anladığım kadarı ile bu kez anlatıcı İlhami değil ve de ilk kitaptaki Bora karakteri üzerinde yoğunlaşıyor yani bu kez objektif  Bora'nın üzerinde. Diğer kitap Dönüş ise Eda ve Derya karakterinin aynı olayları kadın gözüyle irdeliyor. Benim anladığım bu oldu henüz diğer iki kitabı okumadım ama okumayı isterim.

Keşke diğer iki kitabı da okuyan bir bu yazıyı okusa da bizi yorumlarıyla aydınlatsa. Daha fazla kitaptan bahsetmiyorum ki ağzımdan bir şey kaçmasın :)

Kitabın Özeti (spoiler)


  İlhami'nin polis memuruna ölüm olayı ile ilgili ifade vermesiyle başlar. Polis memuru İlhami'ye ölen şahısla ilişkisini anlatmasını ister; ama İlhami polis memuruna her şeyi anlatamayacağını ama biz okuyuculara her şeyi anlatmayı çok istediğini söylemesiyle başlar.

  İlhami ve Eda'nın iki çocukları vardır. Kızları Derya ve küçük oğulları. Küçük oğullarını bir trafik kazasında kaybetmişlerdir. Bu olay ailenin belki ruhen olmasa da fiziken dağılmasına sebep olmuştur. Kızları yurt dışında okumaya başlamış, İlhami ve Eda ise birbirlerine zaman tanıyarak toparlanmaya çalışmışlardır. Eda matemini daha uzun sürmüştür, İlhami ise artık karısına ve aralarındaki iletişimin, paylaşımın bir daha geri gelmeyeceği fikrine üzülmeye başlamıştır. Böyle günlerden birinde iş ortağı ve arkadaşı olan Handan'ın evine gider, içkiyi fazla kaçırır dertleşirken Handan ile birlikte olur. Yaptığından pişman olmuş olsa da hatasını tekrarlamaya devam eder ta ki Handan İlhami'ye aşık olana ve kıskançlık krizleriyle İlhami'yi bunaltana kadar. Halbuki ilişkinin başında sadece cinsel arkadaşlık kararı almışlardır ve Handan bunu onaylamıştır.
  İlhami'nin kızı Derya tatillerinin birinde Türkiye'ye gelir ve babası İlhami ona kavalyelik etsin göz kulak olsun diye iş yeri personelinden Bora'dan onu gezdirmesini, yanında olmasını rica eder. Bu tatil boyunca gece dışarı çıkmalar sürer. Derya memnun ayrılır Türkiye'den.

  İlhami'nin bir kitap işi için Karadeniz'e gitmesi gerekir ve Handan kıskançlık sebebiyle Bora'yı da peşine takar. İlhami ve Bora çok içtikleri bir gece Bora'nın ilk hamlesi ile yakınlaşırlar. Bu olay İlhami'yi oldukça etkiler. Aynı günlerde Bora'nın bir arkadaşı bir kitap yazmıştır ve bunu onların yayın evine sunmuştur. Handan beğenmiştir, İlhami ise bu Karadeniz iş gezisinde okumaya başlar ve bazı ipuçlarını birleştirdiğinde bu kitabın Bora'nın hayatını anlattığından emin olur. Bu sırrı Handan'dan saklarlar.
İstanbul'a geldikten sonra da İlhami ve Bora'nın ilişkileri gizli saklı devam eder. İlhami, kötü bir geçmişe sahip olan bu genci burjuvazinin nimetleri ile şımartmaktan mutluluk duyar. Ona pahalı saatler, teknolojik ürünler hatta Bora'nın oturduğu evi bile satın alır.
Bu dönemde Eda kendini oldukça toparlamıştır, kızları Türkiye'ye daha sık gelmeye başlamıştır, üstelik Bora'ya da ilgi duymaktadır. Bora'yı kazanmak için yayın evinde staj yapmaya başlamıştır ama Bora'dan geri bildirim olarak sadece arkadaşlık alabilmektedir.
Bora'nın yazdığı ilk kitap(kendi karanlık geçmişini anlatmaktadır) sahte bir isimle basmaya karar verilir ve iyi satış rakamları yakalamasıyla Bora ikinci kitabını yazmaya başlar, araya İlhami ile baş başa bir Çin kaçamağı bile sıkıştırırlar.
Bir gün bir arkadaş toplu yemeği sonrası Handan'ın dengesiz hareketleri yüzünden İlhami ortaklıklarını bitirme kararı alır ve ertesi gün bunu Handan'a açıklar. Handan ilk başta şaşırsa da zamanla kabul eder. İşlemlere yavaş yavaş başlarlar. Bir gün öyle yemeğine çıktıklarında yolda İlhami'nin Çin'de mecbur kalıp tanıştığı bir adamla karşılaşmaları sonucu Handan İlhami'nin Çin'e bora ile gittiğini öğrenir ve çıldırır...

Buradan sonrasını paylaşmamakta yarar görüyorum...

İyi okumalar...

27 Ocak 2014 Pazartesi

Aile Çay Bahçesi

   Küçük bir ilçede geçti benim çocukluğum da ergenliğim de. Kişiliğimin şekillenmesinde önemli bir rol oynadığını düşünürüm bu küçüklüğün. Şehirde doğmuş büyümüş ile fark vardır aramızda, dünya görüşümüzde. Anlat deseniz becerebilir miyim? Bilmem...
   Benim yaşadığım çocukluğu yaşasa da şimdi aynı ilçenin çocukları, benim yaşadığım gençliği yaşamıyor. Çok şey değişti. Değişimi başlatan ise bence ilçeye üniversitenin yüksek okulunun açılması idi. Şöyle ki; en başta sokakta yürüyen yüzler değişti. Oysa eskiden her yüz tanışmasa da birbirini bilirdi. Öyle demeyin bu bilindiklik baskıdır gencin üstünde. Bir çift anne baba gözüyle birlikte yapmaktır her şeyi. Yaptığın hiç bir şey gizli kalamaz, şeffaftır hayatın...
   Sonra bu başka şehirlerden gelenlerin ihtiyaçları doğrultusunda değişti bir çok şey. Öğrenci yurtları açıldı, lokantalar, cafeler hatta barlar... bizim gidecek bir cafemiz yoktu ergenliğimizde. Üç tane pastahanesi vardı ilçenin, adlarını hiç unutmam. Onlara da korka sıkıla gidebilirdik. Mekanlar mimliydi. Muhallebicimiz yoktu belki ondandır. :) düzgün yemek yenebilecek bir yer bile yoktu, esnaf lokantası vardı bir, bir de lahmacuncu. Onun lahmacunlarının da ancak şehre açılınca anladık tadının ne kadar vasat olduğunu. Bir kaç tanede çay bahçesi vardı. Çay ocağı, kıraathane ise istemediğin kadar...
   Çocukluk anılarımda yeri ayrıdır yazların. Baba kişisi işten evine dönerken sokaktan toplardı her birimizi. Yemekten sonra yürüyüşe çıkılır, bir çay bahçesinde konu komşu soluk alınırdı. Gazoz  ve çekirdek, o ahşap bir ayağı sendeleyen masa sandalyeler en net hatırladığım o günlerden. Eve dönüşte de dondurma...

   Yekta Kopan'ın son kitabının adını öğrendiğimde çok sevinmiştim. Hakkında hiç bir şey okumadan türlü hayaller kurdum ihtimal hikayeler hakkında. Adı Aile Çay Bahçesi olunca mutsuz bir hikaye düşlemek hiç aklıma gelmedi. Sanırım hayatımdaki çay bahçesi anılarının mutluluğundan. Kitabın arka kapağını okuduğumda ise cümlelerdeki derin anlam çekti beni; ama okudukça sevmedim Müzeyyen'i. Yekta Kopan'ın cümlelerini, hikayeyi anlatış tarzını verdiği derinliği ise çok sevdim. Okurken de keşke kitaba başka bir isim verseymiş dedim durdum. İronik bir anlam verilmek istenmiş olabilir, ama aile çay bahçesinin çağrışımı başka zihinlerde yine de. Sanırım ben kendi mutlu  çocukluğumu anlatsın istedim birileri bu isimle.
    Sonuç olarak Yekta Kopan cümleleri ile tanışmaktan mutluyum. Öykülerinden daha fazla zevk alacağımdan eminim. En kısa zamanda da bir öykü kitabıyla da tanışmayı istiyorum.

   Yekta Kopan'ın blogundan haberdar olmayanlar; Sizi böyle alalım.