24 Aralık 2011 Cumartesi

İyiliği, ödünç para veren bir tefeci gibi mi harcayacaksınız?


" İnsanlardan yakınanlara ve şişine şişine dünyanın nankörlerle dolu olduğunu söyleyenlere benzemeyin. Böyle bir tutum, insanın kendi kendisini heykelleştirmesi değil midir? Sonra insanlar üzerine az şey bildiğimizi açığa vurmak biraz aptallık değil midir? İyiliği, ödünç veren bir tefeci gibi mi harcayacaksınız? Sırf iyilik olsun diye yapmayacak mısınız?"


Dikkatlice okuyunca insanın yüzüne bir tokat gibi çarpan bir paragraf değil mi?
Ben en azından böyle hissettim okuyunca, kendime söylenmiş gibi hissedip kendimden utandım. Neden mi? Zaman zaman insanlardan yakındığım çok oluyor. Eleştiriyorum, anlamaya çalışmadan yargılıyorum, Özellikle tahammülümün azaldığı insanlar da oluyor bunlar ama yapıyorum bunu. Balzac bu davranışı sergileyen insanların kendilerini mükemmel zannettiklerinden bahsediyor. Hiç bu açıdan bakmamıştım, evet bunun sonucu bu ve çok çirkin. Böyle bir tutum, insanın kendi kendisini heykelleştirmesi değil midir? Üzerine söyleyecek söz bulamıyorum. İnsanları yargılamadan önce insan aynada bir kendine bakmalı. Bunu biliriz söyleriz; ama bir kriz anında rahatlamak için karşımızdaki insanın hakkında söylemediğimiz kalmaz, en azından içimizden. İş yaşamında farkında olmadan yaparız bunu. İnce düşündüğü zaman ne kadar yanlış olduğunu anlıyor insan. Kendini bir şey zannetmek! Bu en son istediğimiz şeydir evet bazen bu cümleyi kurarak bile bu hataya düşeriz, aynı şey; Birinin kendini bir şey zannettiğini söylemek de kendini bir şey zannetmektir. Budan sonra Balzac'ın bu sözünü aklımda tutuyor ve ilke belliyorum.

İyiliği, ödünç veren bir tefeci gibi mi harcayacaksınız? 
Peki bu cümleye ne demeli? Vurucu bir cümle. Dikkat çekmek istediğim Balzac'ın bakış acısından çok üslubu. Aklımızdakileri en iyi şekilde karşımızadaki insana aksettirmekde zorluk çekeriz. Balzac bu konuda çok başarılı. Kitapta altını çizdiğim yukarıdakilere benzer cümleler o kadar çok ki. Kitaptaki Felix'in karakteri, bakış açısı, iç dünyası üzerinden Balzac'ı tanımak beni çok etkiledi. Buram buram Romantizm kokan bir kitap en başta bunu söylemeliyim. Buruk bir aşk hikayesi. Toplumun kurallarını, doğrularını aşamamış tutkulu ama ayakları yere basan bir aşk hikayesi. Coşan ama akamayan, acı ama gerçek bir aşk hikayesi...

Felix'i ve onun aşık olduğu Madame de Mortsauf'u uzun süre aklınızdan çıkaramayacaksınız. Sadece bir aşkın kişisel iç dünyasını değil, Balzac'ın toplumcu bakış açısını nasıl muhteşem bir dille kaleme aldığına da tanık olacaksınız.

Kesinlikle okumalısınız...

6 Aralık 2011 Salı

Marguerite Duras - Sevgili

pinterest
"On beş yaşımda yüzüm hazzın yüzüydü ve ben hazzı bilmiyordum. İyiden iyiye görünüyordu bu yüz. Annemin bile görmesi gerekirdi. Kardeşlerim görüyorlardı."

 Bir aşk hikayesi diyebilir miyiz? Sanırım diyemeyiz. On beş buçuk yaşındaki bir genç kızın cinsel yakınlaşmayı yaşamasının öyküsü demek daha doğru olur. Ön yüzünde bu anlatılsa da hikayenin dikkat çeken konular; Bir beyaz ve Çinlinin sınıf ayrımı, asla evlenemeyecek olmaları, yani ırklar arası sürtüşme, zengin ve yoksul olmanın karaktere ve hayat anlayısına yansıması...

Anlatıcı genelde birinci tekil şahıs, bazen de üçüncü tekil şahıs oluveriyor. Bu kitap boyunca üçüncü kişiyi yadsımama neden oluyor. Ayrıca yazar zihnine yer etmiş görüntülerden yola çıkarak hayatının o dönemine ait anılarını anlatıyor bir sıra gütmeden. Bu hikayeye Çinli zengin adamla Vietnam'da bir nehir yolculuğunda tanıştığı için ırmaktan geçiş öyküsü adını veriyor ve kimi duygu, kimi olgularla ve olaylarla ilgili yapmış olabileceği gömmelerden bahsettiğini söylüyor.

Kitapta yazanların yazarın gerçek hayatıyla örtüştüğü söyleniyor. Yayımlandıktan sonra yazar da hayatından izler taşıdığını saklamamış. Oldukça da ses getirmiş bir kitap. 1984 Goncourt Ödülünü almış ve otuzdört dile çevrilmiş. 1001 kitaptan da biri. Ayrıca kitap 1992 yılında yönetmen Jean Jacques Annaud tarafından film yapılmış. Ben filmini de izledim,beğendim de, nostaljik farklı bir film.
Kitabı okumayı düşünenlere önerim önce filmi izlemeleri, kitabı anlamnız daha kolaylaşacaktır.

Herkese bol kitaplı günler...

27 Kasım 2011 Pazar

Gariel Garcia Marquez - Yüzyıllık Yalnızlık

pinterest
Düşünüyorum, kitap okurken alacağımız haz o dönemdeki ruh halimizle ne kadar ilintili acaba. Bu kitap için kendime bir cevap veremedim ben açıkçası, kendimi çok iyi hissetmediğim bir dönemde okuduğum bir kitaptı Yüzyıllık Yalnızlık. İçimdeki kasveti artırmadı değil hani hikaye de. Böcekler, kasvetli bir ev, çarpık ilişkiler, sıradışı karakterler, uzun yaşamlar, bir kasabanın zaman içinde gelişimi, dönüşümü, sıradışı olaylar... Tüm olan biten beni inanılmaz etkiledi, adeta hafızama kazındı. Gayet akıcıydı ama... Sevemedim ben hikayeyi, yeni nesillerle tekrarlanan karakterleri, kasabayı, Buendia ailesinin fertlerini, kitabın yaşattığı dönemi, havasını sevemedim. Kitap aslında bu konuda gayet başarılı, fazlasıyla hissettiriyor, yaşatıyor kendini. Ama ben başka bir dünya beklentisindeydim sanırım. Okumayı çok çok istediğim, içini merak ettiğim bir kapalı kutu idi. Beklentim fazla olduğundan, istediğim hazzı bulamadım. Olaylar, duygular değişse de yenilikler olsa kitap boyunca gri bir havayı solumak, donuk seyretmesi benim çok hoşuma gitmedi.

Kısacası kitap, dahil olduğu büyülü gerçekçilik akımının gerçekten mükemmel bir timsali, oldukça akıcı, sürükleyici, ilgi çekici; fakat gelgelelim hikaye fazlasıyla kasvetli. 448 sayfa boyunca bu duyguyu hissetmek!... Doğru bir zaman olmayabilir okumam için ama yarım bırakmayı da hiç düşünmedim. Tekrar okur muyum? Hayır. Fazlasıyla akılda kalan bir kitap, uzun süre hatırlayacağımdan eminim.

Bir çok kişinin bu kitabı çok beğendiğini de hatırlatmak isterim. Herkesin aldığı doyum farklıdır bir kitaptan. Büyülü gerçekçilik akımını merak edenlere, kasvete hazır olanlara tavsiye ederim.

8 Kasım 2011 Salı

J. D. Salinger - Çavdar Tarlasında Çocuklar


Hayatını inzivada geçiren bir yazar Salinger. İçe dönük, yalnız ve insanlar tarafından rahatsız edilmek istemeyen, küçük bir kasabada yaşam sürmüş, sahip olduğu ünü reddetmiş, 91 yaşında hayata veda etmiş farklı bir yazar.Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabının baş kahramanı Holden Caulfield ile benzer yönlerinin olup olmadığını merak ediyorsunuz yazar hakkında bir şeyler öğrendikten sonra. Hatta yazar kendi ergenlik duygularını mı yansıttı, kendinden mi esinlendi bu kitabı yazarken diye düşünmeden edemiyorsunuz. Bunu destekleyen iddialar da yok değil. Gerçeği sanırım sadece yazarımız biliyor. Öyle bile olsa gerçekten, ergenlik döneminde olan on yedi yaşındaki bir gencin bocalama evresi, adaptasyon süreci bu kadar etkileyici atlatılabilirdi sanırım. Bir çok kişi kullanılan argo ve küfürlerden dolayı edebi eser olamayacağını savunuyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Gerçek hayatta mümkün olan hatta istenmese de örnekleri olan bir sınıfın ya da karakterin edebiyata yansıtmanın nesi eleştirilebilir ki.  Yani gerçekte var olan bir karakterin edebiyatta da yaşatılmasının nesi garip. Kitabın bir diğer ilgi çekici durumu  ise yayınlandığı dönem itibari ile içerdiği argo ve cinsel ögeller, kötü örnek teşkil etmesi sebebiyle yasaklanmış olması. Şimdi ise okumanız gereken 1001 kitaptan biri! Kitabı okuyanlar ya çok beğeniyor ya da hiç beğenmiyor. Bence kitabın dolayısıyla yazarın farklılığı oldukça ilgi çekici. Beni fazlasıyla etkileyen bir karakter oldu Holden. Okuldan atılmış bir gencin, Noel öncesi New York'da geçen birkaç avare gününü, yaşadığı çelişkileri, insanlara ve hayatı kavrama çabası, insanlarda gördüğü yapaylıktan tiksinmesini kendi ağzından dinlemek gayet hoştu. Yazar bence, bir karakterden çok bir çelişkiye yer vermiş bu romanında. Boşlukta olan ve kendini yapılandırmaya çalışan bir karakterin dış dünya ile iletişirken sözcüklerin görünenin dışındaki anlamlarını yani iç dünyaya yansımalarına dikkat çekmek istemiş. Belki Holden'den birkaç  cümle işitirseniz ne demek istediğimi anlarsınız:


Denizci herifle ben birbirimize, tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyledik, ki böyle, tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, "Tanıştığımıza memnun oldum." demek beni öldürüyor. Ama, hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvalıkları söylemek zorundasınız."


"Film sahtekarlaştıkça o daha da fazla ağladı. Kadının felaket iyi kalpli biri olduğu için böyle ağladığını filan düşünebilirsiniz, ama ben onun yanında oturuyordum, değildi. Yanında küçük bir çocuk vardı ve felaket sıkılmıştı. Çocuk helaya gitmek istiyordu, ama o götürmedi çocuğu. Ona, ses çıkarmamasını, uslu durmasını söyledi durdu. O kadın ancak lanet bir kurt kadar iyi kalpli olabilirdi. Sinemalarda böyle sahtekarca zımbırtılara deli gibi gözyaşı dökenlerin yüzde doksanı aslında kötü kalpli, aşağılık insanlar. Şaka demiyorum."


"Atom bombasını keşfettiklerine çok memnunum bir bakıma. Yeni bir savaş olursa, gider bombanın tepesine otururum. Bunun için gönüllü giderim, yemin ediyorum."


Kısacası, insanın özünde var olan şeffaflık, kendin olma,masumiyet, belki iyi niyet gibi yetilerin yeryüzünde savunulması hatta öğretilmeye çalışılması yanında insanların bu yetilerin tam tersi ile hayatta yol almasını bunlarla var olmasını ya da yer edinmesinin anlamsızlığına verilen bir tepki. Bu kitap da buna dikkat çeken bu iki kutup arasında kendine yol çizmeye çalışan bir ergeninin kıvranışına dikkat çekmiş bir kitaptır benim nazarımda.


Kendini yaşamakla toplumu yaşamanın çelişkisi...

Not: Kitap daha önce Can Yayınları tarafından Gönülçelen ismi ile Türkçe'ye kazandırılmıştır; fakat Yapı Kredi Yayınlarından çıkan ve Coşkun Yerli'nin  çevirisi daha çok beğenilip tercih edilmektedir.  

29 Ekim 2011 Cumartesi

Yılmaz Özdil - İsim Şehir Hayvan

pinterest
Onu tanımayan yoktur sanırım. Olmasın da isterim açıkçası... Kalemi güçlü ve kendisi cesur nadir gazeteci yazarlardan biri çünkü... İzmir doğumlu ve İzmir aşığı... Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik bölümü mezunu. Gazeteciliğe 1982 yılında Yeni Asır gazetesinde başladı, ardından çeşitli gazetelerde yazı işleri müdürlüğü, genel yayın yönetmenliği yaptı. Şimdilerde Hürriyet gazetesinde bir köşesi olmakla birlikte ayrıca Fanatik gazetesinde spor yazarlığına da devam etmektedir. 

Onun köşe yazılarını okumak inanın insana güç ve umut yüklüyor. Farklı bakış açısı, yorum gücü, bilgisi ve sivri dili ile insanı adeta büyülüyor. Kitabı ise seçme köşe yazılarından oluşuyor. Okurken bazen gülüyor, bazen onunla birlikte kızıyorsunuz. Yazının sonuna geldiğinizde mutlaka ama mutlaka düşünüyorsunuz.  "Yazmış yine, konuşturmuş kalemini" dedirtiyor. Dikkatinizi kesinlikle çekmeyi başarıyor.  Üslubuna diyecek yok, çok da akıcı yazıyor. Ben kendisini çok başarılı buluyorum.  


Onu takip etmenizi kesinlikle öneriyorum. 

6 Ekim 2011 Perşembe

Ayşe Kulin - Adı Aylin


Everest Yayınları / 494 Sf.


Bitirdikten sonra beni etkilemeyi başardığını düşündüğüm gerçek bir yaşam öyküsüydü. Gerçi yaşam öyküleri benim hep ilgimi çekmiştir. Başarılı, renkli, farklı olsun olmasın, benim için fark etmez. Muhasebesi yapılmış kronolojik sıraya konmuş, olaylar ve alınan kararların arkasındaki duyguya, ruhsal çözünmeye yer verilmiş olsun yeter. Ben sokakta gördüğüm, yeni tanıdığım sıradan bir insanın hayat akışını da merak edenlerdenim. Okul sıra arkadaşlarımı(zı)n hayatları beni etkiler örneğin. Bir zamanlar aynı sırada aynı formalarda kısacası aynı standartta olan insanların yıllar sonra nasıl bambaşka yerlerde oldukları fikri benim kafa yorduğum bir konu. Bunda alınan bir farklı karar etken elbette. Sonrası farklılıklar silsilesi... Bu süreçte karşılaşılan insan faktörüne dikkat çekerim ben, önemlidir, sonra alınan kararların hangi mantık ve duygu sonucu alındığı. Bütün hayatlarda bunu merak ederim.  Yeri gelmişken sizlerin hayatınızın ana rotasını belirleyen kararınızı da sorayım. Ana karar muhakkak okul seçimidir muhtemelen, insanların hayatlarında ayrışma ilk oradan geliyor bana göre, dolayısıyla meslek seçimi de en büyük etken. Sonra mı hamuru aynı olan bambaşka tatlar çıkıyor ortaya. Renkler ve kokular... Hamurumuz elbette farklı, dikkat çekmek istediğim yoğuruluşumuzun aynı olması. Hepimiz dünyayı aynı görüyor farklı mı yorumluyoruz, yoksa farklı görüyor da aynı mı yorumluyoruz. Böyle bir çelişki bana göre bu. Farklılık ve aynılık kargaşası. Hareketlerimizde sebep ve sonuçlar ana hatlarıyla aynı oluyor çünkü, ama bizler farklı hayatlar yaşıyoruz. Aklımdakini anlatmakta zorlanıyorum ya da anlaşılması zor cümleler kuruyorum.
Konudan şaşmakla birlikte aslında tam ortasında da sayılabilirim şu an. Bakış açılarınızın farkından kaynaklanıyor olacak bu. Aylin, hepimizin sahip olduğumuz hayata sahipti. Bir o kadar aynı; ama bir o kadar da farklı bir hayat yaşadı. Aldığı kararlar, onu yaşadığı ortamda birilerine yaklaştırırken birilerine uzaklaştırdı. Peki o kararlarını hangi duygunun  ya da mantığın odağında aldı. Hangileri birilerimize göre mantıklı ya da duygusaldı? Hangileri doğru ya da yanlıştı? Bizim için bunlar ne kadar önemliydi? Onun için fark etmezdi bence. O, kendi için yaşayabilmiş, kendini hep hayatının odağına koymuş bir insandı bana göre. Onu ve hayatını yazılası yapan bu bence, belki hepimizden farklılaştıran. Ayşe Kulin'i de farklılaştıran bu konudaki farkı fark etmiş olması. Aylin'in hayatında olan, onunla bir araya gelip sohbet etmiş, onu gözlemleme şansına erişmiş, sesini duymuş, fikrini almış, onun hakkında kişisel bir kanıya varabilecek bir yakınlıkta bulunmuş biri Ayşe Kulin. Dolayısı ile bilgi aldığı kişiler bir yana, kendi izlenimleri de şekillendirmiştir bana göre bu kitabı. Bu bir yönden sağlıklı bir yönden de yanlı yazılmış yapabilir bir kitabı. Ama ben destek bulmayan kişisel fikirlerinin yer aldığını sanmıyorum bu kitapta.

Her hayat yazılasıdır bana göre ve okunası... ve her hayatın mutlaka okuyucusu vardır. Bu yüzden duygu günlüklerinin yazılması taraftarıyım. Ne alaka diyeceksiniz sadece merak, kişisel üstelik.

Son olarak Ayşe Kulin, kendi farklılığını ortaya koyan bir kitap yazmış, başarısı yine taktire şayan. Kitaptan alabileceğiniz mutlaka bir şeyler vardır. Kararlarınızı etkileyebilecek birkaç küçük ayrıntı belki. Belki almayı düşündüğünüz kararların yapılmış birer örneği...

Kitabın etkisiyle naçizane düşüncem;
Her hayat kendine mahsustur. Bu özerkliği en iyi şekilde değerlendirmek gerekir, bu bencil olun demek değildir.

30 Eylül 2011 Cuma

Pınar Kür - Asılacak Kadın

pinterest
Bir Kadın Sömürüsünün Hikayesi...

"Ben nasıl hukuk alanında karar veremiyorsam, hâkim ve savcılar da edebiyat eserini yargılayamazlar.” 

Pınar Kür'ün Muzır yasası gereği 'müstehcen' bulunarak yasaklanan kitabıdır Asılacak Kadın. İlk değildir, 'Yarın Yarın' ve 'Bitmeyen Aşk' kitapları da yasaklanmış ve toplatılmıştır. Bir yazar içinini geçtim bir toplum için ne kadar yüz kızartıcı bir durumdur bir edebiyat eserinin yasaklanması...

Pınar Kür'ün bu romanıyla dikkat çekmek istediği konu, kadının cinsel sömürüsüdür. Kimsesizlik, talihsizlik ve cahillikle birleşince insanın başına neler gelebileceğinin sadece çarpıcı bir örneğidir. Melek, hizmetçi olarak gittiği bir evde çocuk yaşta hasta ruhlu iktidarsız ev sahibinin cinsel istismarına maruz kalmıştır; fakat cahilliği, bunu yadırganacak bir durum olarak  görmesine bile izin vermemiş, kayıtsızca durumu kabullenmiştir. Hüsrev Bey, vaktinde aklını Fransız bayan Josette ile bozmuş, iktidarsızlığı ve Meleği sömürüsüyle dikkat çeken ev sahibi. Yalçın, evin kahyasının oğlu, Meleği bir kadın olarak gören bir toy delikanlı. Ve çok yoksul ve iğrendiği bir ortamda büyümüş, kadınlara karşı ön yargılı hırslı bir avukat Faik İrfan Elverir. Hikaye, bu dört karakter üzerine işlenmiş ve kitap üç bölüme ayrılmış. Avukat Faik'in iç konuşmaları, Melek'in düşünceleri ve son olarak Yalçın'ın yazdıkları. İlk iki bölümde yazar, edebiyatta 'bilinç akımı' olarak adlandırılan tekniği kullanmış. (açıklarsak;Kişinin bilincinden büyük bir hızla akıp giden düşünceleri, duyguları, anıları, imgeleri ve bunların çağrıştırdığı başka düşünce, duygu, anı ve imgeleri hiçbir kopukluğa yer vermeden ve anlamlı bir biçimde sıralayarak düzenlemektir. Noktalama ya hiç yoktur ya da belli bir amaçla minimum ölçüde kullanılır.) Bu yüzden hikayenin çerçevesini, Yalçın'ın yazdıkları ile tam anlamıyla çiziyor ve kavrıyoruz.  Melek'in başına gelenleri okurken gerçek bir olaya dayanarak yazılan bu romanı kolay sindiremeyeceksiniz, Hüsrev Bey ve benzerlerinin gerçek hayatta da olabileceği hatta olmuşluğu fikri fazlasıyla canınızı sıkacak. 
Psikolojinizin bunları kaldırabileceği bir dönemde okumanız bu sebeple tavsiye edilir. 
Yazar Pınar Kür'ü de böyle bir konuyu, Kadının cinsel istismarını cesurca kaleme aldığı için mahkemelerde süründürmek değil tebrik etmek gerekir. Kitabı toplatmak, Müstehcen bulmak hele de bunu mahkeme kararıyla yapılabilmiş olması gerçekten çok üzücü. Bu ancak bir sömürüyü, Müstehcen olarak görebilen, tahrik olarak algılayabilen zihinlerin zavallılığıdır.

Bu arada kitabın bir de filmi var 1986 yılında yapılmış, ne yazık ki onun da gösterimi yasaklanır; ama bugün bir çok siteden izlemeniz mümkün. 

Herkese iyi okumalar. 

25 Eylül 2011 Pazar

Ahmet Ümit - Patansana

Ahmet Ümit, benim kitaplarından önce şahsen tanıştığım ilk yazar olma özelliğini taşıyor hayatımda. Bu tanışma ise üzerimde oldukça hoş bir etki bıraktı zira kendisinden oldukça etkilendim. Öyle mütevazi, öyle sempatik, öyle olduğu gibi bir insan ki anlatamam size. Fuar alanında imza saatleri bittikten sonra alanın dışında karşılaştık kendisiyle, birebir fotoğraf çektirme şansını bile sundu bize...
Yazarın kelimeleriyle, üslubu ile tanışmak ise Patasana kitabı ile oldu ilk ve daha önce neden okumadım dediğim yazarlara dahil oldu bu kitabıyla. İnanılmaz duru yazılmış, sayfaların nasıl geçtiği anlaşılmayacak derecede akıcı bir dille kaleme alınmıştı. Karakterler öyle özenle seçilmiş, konu dikkatle kurgulanmıştı. Konusundan da şöyle bir bahsetmek gerekirse; ana hatlarıyla Gaziantep civarında bir grup arkeoloğun yaptığı kazı çalışmalarını anlatıyor. Yapılan bu çalışmada adının Patasana olduğunu, Hitit döneminde saray başyazmanı olduğunu söyleyen birinin yazdığı tabletlere ulaşmışlardır.. Bu tabletler, geçmişin ilk gayri resmi tarihini anlatmakla beraber, Patasana'nın yaşadıkları ışığında aslında ikibinbeşyüz yıl önce yaşamış Hititler, Frigler ve Urartular gibi toplumlar hakkında ilk bilgi vermektedir. Bu yüzden de günümüz için çok önemli buluntulardır. Kazı ekibi, yıllardır bu bölgede yapılan kazılarda ulaşılamamış bu tabletleri toprağın altından çıkarırken, civar köylerde dikkat çeken tam üç cinayet işlenmiştir. Bazı köylüler kazının yapıldığı alanı kutsal ilan ettiğinden kazıya karşı çıkmakla birlikte, işlenen cinayetleri de kutsal bölgeyi kazmanın laneti olarak değerlendirir ve kazı ekibini suçlamaktan geri kalmaz. Bu durum kazı ekibini kazıyı durdurmak ile devam etmek arasında çelişki de bırakır. Kazı ekibi, yerli yaşamın huzurunu kaçırmak istememek bir yana kendilerini de tehdit altında hissetmektedirler. Bunu da en çok kazı başkanı Esra'nın düşüncelerinden, yüzbaşı Eşref ile konuşmalarından anlıyoruz. Bu ikisinin çalışmaları ile bulunan bir gerçek ise günümüzden yetmiş sekiz yıl önce işlenen cinayetlerle bu üç cinayetin aynı şekilde işlenmiş olmasıdır. Bu durum işlenen bu cinayetlerin altında bir intikam riskini doğurmaktadır.
Patasana'nın tabletleri ise vaktinde yaşanan insan zulümlerini, kendisinin yaşadığı çelişkileri, kralın ve çevresinin yaşadıklarını anlatmaktadır. Daha doğrusu Patasana kendi kişisel tarihini, kendinden sonraki insanlara ulaştırmak istemiyle kaleme almıştır bu tabletleri. Tabletlerin tamamı bulunup günümüz diline çevrildiğinde çıkan sonuç; yüzyıllardır değişmeyen insanın insana zulmüdür. Patasana'nın da günümüz insanlarının da dert yandığı gerçek budur. Yazar da sanırım bu konuya dikkat çekmek istemiş kitabıyla...

Bugün de değişmeyen budur gerçekten, insanın insana zulmü.

Kitapta geçen şu cümle yeterli sanırım bunu anlatmak için:

"Umutla, inançla, kararlılıkla kazdım toprağı. Ama kazdığım her höyük, her tümülüs,her antik kent, her tapınak, her kütüphane, her mezar ne yazık ki bana Jerry'nin söylediklerinden farklı bir şey göstermedi; insanoğlu yalnızca çağımızda değil, varoluşundan beri kan dökmekten, ötekine acı çektirmekten zevk alan, iflah olmaz bir zalimdir."
Polisiye, aşk ve tarih ile birlikte kurgulanan hoşça vakit geçirtecek bir kitaba ihtiyaç duyuyorsanız bu aralar benim tavsiyem Patasana olacaktır.

Herkese iyi okumalar.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Agatha Christie - Köşkteki Esrar

Altın Kitaplar Yayınevi / 288 Sf.
Türkçesi: Gönül Suveren 


Herzoslovakya, son kralları suikast ile öldürüldükten sonra cumhuriyet ile yönetilen Balkan ülkelerinden biridir. Ayrıca zengin petrol yataklarına sahiptir. Birileri, bu ülkede monarşinin tekrar kurulmasını istememekte ve buna engel olmaya çalışmaktadır.

James McGrath, arkadaşı Anthony Cade'den kendisinin yapması gereken bir teslimatı yapmasını rica eder. Yapacak daha iyi bir işi olmayan Anthony, bu teklifi kabul eder ve Londra'ya gider. Yapacağı iş bir yayınevine günlüğü teslim etmek ve bir bayana ait olan mektupları sahibine ulaştırmaktır. Anthony, otel odasına yerleştiğinde gelen ziyaretçi ile çok da basit bir gibi gözüken bu teslimatın aslında siyasi bir meselede kilit oluşturduğunun farkına varır. Birileri bu günlüğün yayınlanmasına engel olmaya çalışmaktadır ve günlüğün peşindedirler.

Bacalar, birçok siyasi ve ülkelerin önde gelen önemli kişilerini misafir etmiş önemli bir köşktür. Herzoslovakya'nın kral adayı yine böyle bir toplantı için geldiği Bacalar köşkünde bir gece öldürülür. O gece orada olan ve cinayete uzaktan tanık olan romanımızın baş kahramanı Anthony de, cinayet konusunda dikkatleri üzerine çeker. Cinayeti aydınlatmak için Scotland Yard ve Fransız emniyeti birlikte çalışır, fakat cinayeti çözen kendini aklamak isteyen Antony ve baş müfettişimiz Battle olacaktır.

15 Eylül 2011 Perşembe

Agatha Christie - Kahverengi Elbiseli Adam


Altın Kitaplar Yayınevi / 271 Sf.
Türkçesi: Çiğdem Öztekin

Bugün Agatha Christie'nin doğum günü. İyi ki doğdu ve iyi ki yazdı.  Ve biz de bu güzel hikaye, romanları okuyabiliyoruz. Naçizane bir kitap tanıtımı ile kendi köşemden anmak istedim kendisini. 

Dün, Agatha Christe okumalarımız için seçtiğim dört kitabı tahminimden önce bitireceğimi anlayınca uzun zamandır gitmediğim sahaflarımıza bir ziyaret gerçekleştirdim. Amacım Agatha Christie'nin  ikinci el kitaplarını bulabilmek ve bu ay okuyabilmekti ama olmadı. Hiçbir kitabını sahafta bulamadığım gibi sahafa benden bir iki dakika sonra giren bayanın da Agatha Christie'nin kitaplarını sorması beni şaşırttı. Rastlantı dedim ama bu bana Christie'nin kitaplarını bir sahafta bulmanın zor ya da şans olacağını gösterdi. Hem üzüldüm hem de sevindim. Daha çok sevindim. Üst üste gelen iki müşterinin Agatha Christie sorması yüzde kaç ihtimaldır bilemiyorum, ama bunu kitapçıdan öğrenmek o an aklımdan geçmedi maalesef, yoksa kesin sorardım talebin ne kadar olduğunu. Tabii eli boş dönmedim sahaftan, şansım yağver gitmişti bu kez Ahmet Ümit'in Patasana adlı kitabını yine benden sonra gelen bir müşteriden önce elime almış bulunmakla çok mutlu oldum. :) Kıskançlık duygusuyla eşdeğer bir duyguydu evet yaşadığım. Polisiyenin kraliçesine ayırdığım ayı polisiyenin Türk kralı (mı diyelim) ile devam ederim diyerek bir sahaf maceramı  da böyle kapattım.

Tadı damağımda kalan bir polisiye idi Kahverengi Elbiseli Adam. Poirot'un yer aldığı bir roman değildi. Onun boşluğu bir çok karaktere maceracı ruh ve merak yüklenerek doldurulmuştu. 
Hikayeden biraz bahsetmek gerekirse; baş kahraman hikayenin aynı zamanda anlatıcısı olan Anne Beddinfeld, "ilkel insanlar" üzerine çalışan bir bilim adamının kızıdır. Babası bilim adamıdır ama iyi bir iş adamı değildir. Bu da onların kıt kanaat geçinen bir aile olmalarına sebep olur. Babası bir araştırma sonrası üşütür ve zatürree hastalığına yakalanır ve birkaç gün içinde hayatını kaybeder. O güne kadar sıradan bir yaşam süren Anne, babasının ölümü ile artık özgürlüğüne kavuştuğunu düşünmeye başlar. Etrafındaki insanlar ona bir iş ya da eş bulmaya çalışırken o, macera peşinde koşma ve dünyayı gezme hayalleri kurar. Güvenli bir hayat, huzurlu bir ev ona göre değildir. Ne istediğin bilen gözü kara biridir Anne ve hayatı ona istediği macerayı çok yakında sunacaktır. Nasıl mı olacaktır bu? Babasının Londra'daki temsilcisinin ona Londra'da onlarla yaşamasını önermesiyle. Anne de Lonra'ya gitmek istediğinden dolayı bu teklifi kabul eder. Londra'da bir iş görüşmesinden eve dönerken metro istasyonunda bir olayla karşılaşır. İstasyonda Anne'nin bulunduğu yönde kimse yoktu sadece bir adam vardı önünde. Tam adam Anne ile göz göze geldikten sonra adam korkuyla birkaç adım geriye atar ve tren raylarının üzerine düşer ve o anda geçen bir trenle hayatını kaybeder, istasyondaki insanlar ölen adamın etrafına toplana insanların arasında bir doktor çıkar ve adamı muayene ederek öldüğünü söyler ve ortamdan aceleyle ayrılır, Anne de o şaşkınlıkla doktorun arkasından giderken doktor bir not düşürür. Anne de bu notu alır ve çantasına koyar. Eve geldiğinde yaşadığı olayı tekrar gözden geçirir. Olayda bir tuhaflık sezer. Önünde bulunan adamın Anne'nin arkasında gördüğünden birinden korkarak geri adım attığından emindir. Anne adamın gözlerinde bu korkuyu bizzat görmüştür. Ve gelen doktorun el hareketlerinde bir tuhaflık olduğunu düşünür, doktorun el hareketlerini odasında canlandırır ve adamın aslında muayeneden çok ölen adamın ceplerini karıştırdığını farkına varır. Ve bu olayla ilgili tüm bildiklerini polise anlatmaya karar verir. Birkaç gün sonra gazetede bir haber çıkar, kiralık bir evde genç güzel ve yabancı uyruklu olduğu düşünülen bir kadın ölü olarak bulunur. Tesadüf bu ya metro istasyonunda ölen adamın da cebinden de bu kiralık evin adresi çıkmıştır. Anne'nin bu olay gittikçe ilgisini çekmeye başar. Elindeki notun şifresini çözmeye çalışacaktır...
Uzun anlattım biraz evet ama bu sadece önemsiz bir başlangıç ayrıntısı. Anne bulduğu bu not ile bir maceranın içine sürüklenir. Öyle bir maceraki yeni insanlar tanır, Afrika'ya yolculuk eder, öldürülme riskiyle kaç defa karşı karşıya gelir...

Okudukça muhteşem bir kurgu ile karşılaşacaksınız.
Bir de bu kitapta Christie'nin diğer kitaplarında da yer bulan Albay Race ile tanışacaksınız.

Dedektifli bir hikaye olmadığına bakmayın, Anne bir dedektif gibi iz sürüyor çünkü ve gizemi çözmeyi başarıyor.  Kesinlikle okuyun diyorum son olarak. 

Herkese iyi okumalar. 

11 Eylül 2011 Pazar

Agatha Christie- Dersimiz Cinayet



Altın Kitaplar Yayınevi / 158 Sf.
Çeviri: Gönül Suveren

Agatha Christie'nin birçok kitabının başkahramanı olan Hercule Poirot'u, ev arkadaşı Arthur Hastings'in anlatımıyla tanıyalım:

"Olağanüstü bir adamdır. Bir altmış boyunda, kafası yumurta biçiminde heyecanlandığı zaman gözleri kedilerinki gibi yeşil yeşil parlayan, pos bıyıklı, ağırbaşlı ve gururlu bir Belçikalı. Başını çoğu kez yana eğerek bakar adama. Üstü başı tertemiz ve şıktır. Düzene, derli toplu olmaya tutkundur adeta. Çarpık bir resim, hafif bir toz onu deliye döndürür. Mesleğinde elle tutulur delillere ve ipuçlarına pek aldırmaz. Esrarın insanın kafasıyla, 'küçük gri hücrelerinin yardımıyla' çözüleceğine inanır."

Ayrıca Hercule Poirot, eski bir polistir. Şimdi Londra'da özel dedektif olarak çalışmaktadır. Polisin çözemediği esrarlı olayları çözmede üstüne yoktur.  

Bu ön bilgilendirmeden sonra kitabımızın konusuna gelince yine katilin bulunması gereken bir cinayet olayı ile karşılaşıyoruz.
Hikayeyi Poirot'un ev arkadaşı Hastings kendisi anlatıyor.

Poirot ve arkadaşı bir sabah kahvaltı masasında, kendisine gelen mektupları açarken ilgi çekici bir mektup ile karşılaşırlar. Adının  Poul Renauld olduğunu söyleyen bir adam, bir sır yüzünden başının dertte olduğunu ve ölümle karşılaşabileceni yazmaktadır ve dedektifimiz Poirot'tan acil yardım istemektedir. İlgilerini çeken bu mektupla poirot ve Hastings, Fransa'nın Merlinville semtine doğru yola çıkarlar; fakat Renauld'un evine vardıklarında kapıda polis ile karşılaşırlar ve Renauldu'un o sabah öldürüldüğünü öğrenirler. Renauld evinin yanındaki Golf sahası için hazırlanan arazide kazılı bir mezarın önünde arkasından bir hançerle bıçaklanıp öldürülmüştür. Peki katil kim olabilir? Mirasının tamamını bıraktığı karısı, ölmeden bir iki akşam önce kavga ettiği oğlu, sekreteri, bahçevanı, hizmetçileri, esrarlı komşusu, komşusunu genç ve güzel kızı, cebindeki aşk mektubunun sahibi? Kim? 
İlerlerken oklar, farklı ipuçları ile farklı kişileri gösterirken yine ummadığınız bir kurgu ve olay örgüsüyle Agatha Christie, Hercule Poirot'un "küçük gri hücreleri" ile bizleri büyülemeyi başarıyor...



7 Eylül 2011 Çarşamba

Agatha Christie- Şark Ekspresi'nde Cinayet-Gizli Düşman


Agatha Christie, polisiye türünün kraliçesi olarak tanınır. 78 roman, 19 oyun, 100'den fazla hikaye yazmıştır. Kitapları 50'den fazla dile çevrilmiş ve 2 milyondan fazla satmıştır. Mary Westmacott adıyla altı aşk romanı da yazmıştır.İki şiir kitabı, bir çocuk kitabı ve iki otobiyografi kitabı vardır. 1980 doğumlu olan Agatha Christie'nin evlenmeden önceki adı; Agatha May Clarissa Miller'dir. Beş yaşında kendi kendine okumayı öğrenen Agatha, üç çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur. İki evlilik geçirmiş ve ilk evliliğinden bir çocuğu olmuştur. Bu çocuğundan olan torunu  Mathew Prichard şimdi Agatha Christie Ltd'nin başkanıdır. Kitapları 30’dan fazla sinema, 50’den fazla TV filmine, 18 çizgi romana ve 8 video oyununa uyarlanmıştır Kitaplarında Hercule Poirot, Bayan Marple ve Tommy&Tuppence ana karakterlerdir. Öğrendiğimiz bu genel bilgiden sonra kitabımızdan bahsedersek biraz da;

Okuduğum çizgi roman Ntv yayınlarının Baskerville Laneti'inden sonra serinin basılan ikinci kitabı. Çizgi roman okumayalı çok olmuş bu arada. Görsel olan karakterlerin ismini hatırlamakta oldukça zorlanıp arada geriye dönüp durdum ilginç bir şekilde. Sanırım roman karakterlerin fazla ayrıntılarıyla okumaktan olsa gerek çizgi romanda dilekt görsele yüklenen ayrınıtları zihnime kazımakta zorlandım gibi, daha kolay olacağını ummuştum oysa. 
İlk hikayemiz Şark Ekpresinde Cinayet, Avrupa'yı bir uçtan bir uca üç günde gezecek olan trende geçiyor. Bir gece saygın Amerikalı Samuel Ratchett, odasında oniki yerinden bıçaklanmış olarak bulunuyor, tabi cinayeti çözmek, baş kahramanımız o trende seyahat eden Hercule Poirot'a düşüyor.
İkinci hikayemiz de ise çocukluk arkadaşları Tommy ve Tuppence'nin karşılaşması ve Genç Maceracılar adında bir dedektiflik şirketi kurma muhabbetleri ile başlar. Bir isim yüzünden kendilerini şans eseri aradıkları gibi bir maceranın içinde bulurlar. 
Hikayelerle ilgili birşey paylaşmadığımın farkındayım ama ben anlatırsam okumak isteyenlerin şevki kaçar değil mi ama?
Hangisini daha çok beğendiniz derseniz bana gizli düşman daha hoş bir hikaye geldi. Yani ben onu daha çok beğendim diyebilirim. Bu hikayeldeki karakterlerin az oluşundan kaynaklanabilir. Ama Şark Ekpresinde Cinayet'te de kesinlikle kurulamayan bir bağlantıyı kurmuştu sevgili dedektifimiz Poirot. 

Bu arada kitapta iki hikaye arasında Agatha Christie'ni hayatı, kitapları ve kitaplarının karakterleri ve seyri hakkında genel bir bilgilendirme yapılası da gayet hoş olmuş. Yukarıdaki bilgilerde bu yazıdandır.  

Herkese iyi okumalar.  

6 Eylül 2011 Salı

Ayşe Kulin - Sevdalinka



Bu yıl benim için Ayşe Kulin yılı oldu. Kitap fuarımızda en çok Ayşe Kulin kitabı aldığım için oldu bu sanırım. İyi ki almışım diyorum. Elimde olup da okumadığım tek kitabı kaldı o da Adı Aylin. En kısa zamanda onu da okuyup, hatta okumadığı tüm kitaplarını da edinip bir yazarın tüm kitaplarını okumuş olmanın zevkine erişmiş olmak istiyorum.

Ayşe Kulin'in kitaplarını okumayı seviyorum. Romanlarını duru ve ve akıcı bir dille kaleme alıyor, gerçek ve kurguyu inanılmaz bir yetenekle iç içe geçiriyor. Sevdalinka da bu konuda yazarın başarılı bir kitabı, konusu da oldukça dikkat çekici. Yazar, Bosna gerçeğini gözler önüne seriyor bu kitabında. Hikayesini gazeteci Nimeta, onun ailesi ve ofis arkadaşlarının yaşadıkları çerçevesinde ele alıyor ve gerçek tarihi bilgilerle bizleri aydınlatıyor. Bizler de Yugoslavya'nın dağılma sürecini, Sırplar ve Hırvatların yaptığı soykırımı, Boşnakların acılarını, bir savaşın anlamsızlığının izini sürüyoruz kitap boyunca. Okurken canınızın yandığını hissediyorsunuz, anlamıyorsunuz, kızıyorsunuz ve en çok da üzülüyorsunuz, çünkü gerçek...

Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar hakkında, soykırım ve milliyetçilik hakkında  genel anlamda bir şeyler öğrenmek isteyenlerin okumasını önereceğim bir kitap oldu.

Herkese iyi okumalar...

19 Ağustos 2011 Cuma

Khaled Hosseini - Uçurtma Avcısı


Sizin hiç size ihtiyacı olduğunu bildiğiniz halde yardım etmediğiniz bir dostunuz oldu mu?
 Ya da şöyle diyelim bir başkasını düşünmeniz gereken bir anda bencilce sadece kendinizi düşündüğünüz, sadece kendinizi bir zor durumdan kurtardığınız, arkadaşınızı ise tehlikeye attığınız bir an oldu mu? 
Hele de arkadaşınız o tehlikeye sizin için atılmışsa...

Peki yalan söylediğiniz bir an?
 Bir arkadaşınızın iyi niyetini, size olan sevgisini kullandığınız oldu mu?
Hep o sevgiye sığındığınız...
 Hep ihtiyaç duyduğunuz o sevgiye, o dosta ihanet ettiğiniz bir an
Oldu mu?
Vicdanınız peki sizi bir ömür rahat bıraktı mı?

Emir'i bırakmadı.
Hasan mı?
Hasan bu ihanete rağmen dostunu hiç bırakmadı,
 onu ömrü boyunca en yakını bilmeye, onu sevmeye devam etti. 
Bir çocuk vardı,
Hasan'la Emir'i birbirine bağlayan 
Adı Sohrab.
Afganistanlı bir Hazara(Şii),
Anne ve babası öldürülmüş bir yetim,
savaş koşullarına, zulme maruz kalmış yoksul küçücük bir çocuk...
Emir'i vicdan azabından kurtarabilecek bir çocuk.

Bu kitap; Hasan, Emir ve Sohrab üçgeninde dostluğu, ihaneti, sadakati, bir savaş ülkesi Afganistan'ı, bir ülke içinde Şii ve Sünni meshep ayrımını ele almış ve bunları kendi üslubu ile harmanlamış sürükleyici bir hikaye yaratmış gerçekten ayıramayacağınız derecede doğal, akıcı bir kitap ortaya çıkarmış Afganistanlı yazar Khaled Hosseini'ye ait.

Bence Okumalısınız!


6 Ağustos 2011 Cumartesi

Franz Kafka - Amerika

Franz Kafka (1883-1924)

Almanca aslından çeviren: Ayça Sabuncuoğlu
Can Yayınları / 257 Sf.
Roman

Franz Kafka'nın Amerika diğer adı Kayıp olan bu romanı bitirilememiş bir eserdir. Yazarın ölümünden sonra diğer eserleri gibi bu eseri de arkadaşı Max Brod tarafından yayımlanmıştır. 

Özetidir!
Romanımızın baş kahramanı Karl Rossmann, onaltı yaşındadır ve bir hizmetçi kız ile ilişkisi olduğu ve ondan bir çocuk sahibi olduğu için babası tarafından adeta Amerika'ya sürgüne gönderilmiştir. New York limanında onu varlıklı bir adam olan amcası karşılar. Amcasının yanıda umduğundan rahat bir hayat sürmeye başlayan Karl, bir süre sonra amcasının istemediği bir ziyareti gerçekleştirdiği için amcası tarafından reddedilir ve Amerika'da yapayalnız kalır. Kendine kalacak ucuz bir otel bulan Karl, odasını iki kişi ile paylaşmak zorunda kalır. Oda arkadaşları olan Robinson ve Delamarche, bulundukları yere çok da yakın sayılmayan Butterford kasabasına giderek orda iş bulma niyetinedirler. Gidecek bir yeri olmayan ve kendini geçindirmesine bir süre yetecek parası olan Karl da onlarla bu yolculuğa katılır. Arkadaş kazandığını sanan Karl, yadırgadığı onların bazı davranışlarını hoşgörör; fakat bir ara o yemek almaya gitmişken ondan izinsiz valizini karıştırmalarına tahammül edemez ve onlardan ayrılarak bir otele gider ve orda aşçıbaşının yardımıyla asansör görevlisi olarak işe başlar. Bir akşan Karl görev başındayken Robinson zilzurna içmiş onu ziyarete gelir ve başına iş açar. Bu olayla Karl işten kovulur Robinson dayak yer ve otelden ayrılırlar. Robinson'un yaşadığı yere vardıklarında aslında bu olayın Karl'ı yanlarında çalıştırmak için planlanmış bir oyun olduğunu öğrenir Karl. Oradan kaçmaya yeltense de başarılı olamaz.

 Günlerden bir gün bir afiş dikkatini çeker. Oklahoma Açıkhava Tiyatrosu'nun iş ilanıdır bu. Karl herkese açık olan bu işe başvurmaya karar verir ve bir dizi işe alınma sürecinden geçtikten sonra adını Negro olarak değiştirerek teknik işçi olarak işe alınır. Diğer işe alınanlarla birlikte onları Oklahoma'ya götürecek trene biner ve etrafı seyre dalar...

Hikayemiz malesef burada ansızın son bulur.
!
Yabancı olduğu bir ülkede hayata tutunmaya çalışan daha onaltı yaşındaki bir gencin hayatından bir kesittir hikaye.

Kafkanın farklı bir tarzı var bana göre sakin akan bir nehir gibi onun hikayeleri, nabzınız hiç yükselmiyor okurken. Bu anlattığı konuların, canlandırdığı karakterlerin sakin bir yaşam sürmesinden kaynaklanmıyor. Kafka olağandışı bir olayı bile aynı sakinlikte anlatıyor size. Sıradanlaşıyor onun uslübundan çıkan her hikaye. Dönüşüm kitabında da bu hakimdi. Bir sabah böcek olarak uyanmış bir karakteri size öyle bir anlatıyorki sanırsınız gayet normal birşey bir böcek olarak uyanmak ve hayatının geri kalanınıböcek olarak sürdürmek. Kafka'yı da Kafka yapan bu bence

Kitabın sonunda yazar tarafından çıkarılan iki bölüm de bulunmaktadır. Fakat bu iki bölümün kitaptan çıkarılması bence isabetli olmuştur çünkü kitabın başından beri zihninizde oturmuş olan karakterlerin davranışarında çelişki yaratan bölümlerdir bunlar özellikle de kahramanımız Karl için geçerlidir bu. Sanırım romanın gidişatını da değiştirirdi. Keşke Kafka devamını getirebilmiş olsaydı.

Birçoklarına sıkıcı gelebilir nazarımda bu kitap. Öyle sıradışı şeyler beklemeyin derim okumak isteyenlere. Yazarın uslübu kesinlikle etkileyecektir sizi.

Amerikayı okumasanızda mutlaka bir Kafka okumalısınız.

İyi okumalar,

10 Temmuz 2011 Pazar

Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır - Ahmet Şerif İzgören

  

İletişim, Başarı Ve Hayat Üzerine
Elma Yayınevi / 227 Sf.


   1991 yılının Şubat sabahı Balıkesir Saat Kulesi altında orduda görevli bir asker kendisini alıp işe götürecek servisi beklerken kendine şu soruları sorar; Ben kimim, neden burdayım ve yapmak istediğim şey bu mu? Sorduğu sorular hayatını değişir. O, artık kitapları çok satan, kendine ait danışmanlık şirketi olan, yurtiçi ve yurtdışında kişisel gelişim, liderlik, takım çalışması, yönetim ve iletişim alanında konularında bir çok seminer, eğitim ve danışmanlık hizmeti veren bir toplumsal gelişim uzmanıdır.
Ben kendisi ile okuduğum kitabı sayesinde tanıştım. Tanışmamızın geç olmasının sebebi kişisel gelişim kitaplarını okumayı sevememiş olmam malesef; ama İzgören'i bu gruba sokmak kendisine haksızlık olur, onun diğer kişisel kitaplarına nazaran tarzı farklı geldi bana. Okumaktan zevk aldığım bir kitaptı. İletişim, başarı ve hayat üzerine yazdığı bu kitabı, kurallar silsilesinden çok kendi hayatından örnekler vererek küçük hikayelerle desteklediği, hayatla ilgili kendi düşüncelerine yer verdiği, kendini keşvetmek, farkındalık yaratmak adına sade ve akıcı bir dille kaleme alınmış, bir paylaşım kitabı olarak niteleyebilirim sanırım. Kitaptan öğrendiklerimi ise maddeler halinde paylaşmak isterim;

  • Kendinize kim olduğunuzu sorun.
  • Kendinize değer verin.
  • Gelişmek istiyorsanız alışkanlıklarınızdan vazgeçin.
  • Hayata sevgiyle bakın ve etrafınıza sevgi dağıtın, karşılığı mutlaka sevgi olacaktır.
  • İşinizden zevk alın, o işi en iyi yapan siz olun. Ona kişiliğinizi, bilgi ve sevginizi katın.
  • Olumlu düşünün, hatta olumlu cümleler kurun.
  • Hayat size verilmiş en büyük armağandır, hiçbirşeyi kendinize dert etmeyin.
  • Herkes dinlemeye değer. Etrafınızı dinleyin.
  • Mücadele etmeyi öğrenin, çabuk vazgeçemeyin.
  • Hiç tanımadığınız insanlara iyilik yapın.
  • Hedefleriniz olsun ve ulaşana kadar vazgeçmeyin. Doğru zaman, doğru yer ve doğru kişi formülünü dikkate alın.
  • Başarıyı bir tüketim türü olarak algılayıp hırsınıza yenik düşmeyin.
  • Gülümseyin.
  • Etrafınızdaki insanlara değer verin ve bunu hissettirin.
  • Karar alırken özgür olun!
  • Doğal olun.
  • Fikir ve proje aşamasında kalmayın, üretin.
  • Karşınızdaki insanı yargılamadan önce kendinizi onun yerine koyun ve onu anlamaya çalışın.
  • İnsanları görünüşüne göre değerlendirmeyin. Giydiğiniz marka karakterinizi yansıtmaz.
  • İnancınızı sorgulayın. Din üzerine okuyun.
  • Aklınızdan geçenleri direkt söyleyin.
  • Yurdunuzu sevin, Ülkenizin çıkarlarını bireysel çıkarlarınızdan üstün tutun.
  • Kader değil, hayatınızı siz şekillendirirsiniz.
   Kitaptan altını çizgiğin sözlerden birkaçı:

   "Hayat sizin ona nereden baktığınıza bağlı olarak değişir."
   "İntihar, görüp görebileceğiniz en gerçek, dürüst ve acı özeleştiridir."
  
  Yazarın kitapta paylaştığı bazı küçük hikayeleri de başka postlarda paylaşmaya karar verdim. Son olarak kitabı okumanızı tevsiye ediyorum.

   Herkese iyi okumalar,

7 Temmuz 2011 Perşembe

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski - ÖTEKİ



 Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
Rusça Aslından Çeviren: Tansu Akgün
181 Sf.

Öteki; sözü edilen veya benzer iki nesneden önem ve konum bakımından uzakta olan, mevcut kültürün içinde dışlanmış olan demektir. Kahramanımız Golyadkin de yaşadığı dönemde, bulunduğu toplumda talep görmeyen bir karakterdir. Hastalıklı bir ruhu temsil eder adeta. Kendine hiç güvenmeyen, bulunduğu ortamda göze çarpmayı sevmeyen, silik olmayı tercih eden, kimseye ilişmeyen, kimsenin de ona ilişmesini istemeyen biridir. Kitap boyunca kendini üstüne basa basa şöyle tanımlar: "Ben kendi işime bakarım, içim temiz, düşmanlarımla uğraşmaya tenezzül etmem. Etnrika çevirmem ve bununla gurur duyarım. Temiz kalpli, özü sözü bir, düzgün, kibar, yumuşak başlı..." tüm bunların ötesinde hastalıklı bir kararsızdır. Asla ne yapacağını kestiremez. Öyle mi yapsan yoksa böyle mi yapsam modundadır sürekli. Ani kararlar verir ,anında vazgeçer, bir anda birden çok seçeneği ve ihtimali düşünür. Kısacası psikolojik sorunlu bir karakterdir kahramanımız. Ve biz kitap boyunca onun iç sesini duyar ve dinleriz.
    Golyadkin için dış dünya bir tehdittir, öteki insanlar birer rakip. Bu yüzden kimse ile sağlıklı bir ilişki kuramaz hatta konuşamaz.
    Bir gün çalıştığı daireye gittiğinde kendisine tıpatıp benzeyen, aynı görüntüye sahip biriyle karşılaşır ve bunun gerçek mi, rüya mı yoksa yanılsama mı olduğuna karar veremez, kendini çimdikler, etrafındaki iş arkadaşlarını gözden geçirir fakat hersey sıradandır, kimse bu duruma bir tepki göstermez ve kahramanımız şaşırır. Üstelik adı da aynıdır. Öteki Golyadkin. Onun, aynı dairede çalışmaya başlayan yeni memur olduğunu kısa sürede öğrenir. Tedirginliği tümden artar. Ya dairede Bay Golyadkin'in yerine geçmek isterse... Üstelik Bay Golyadkin'in tam zıttı karakterdedir, dairedeki tüm insanlara kısa sürede kendini kabul ettirmiştir, Yöneticinin gözüne dahi girmiştir. İkinci Golyadkin, Bay Golyadkin için bir rakip, adeta düşmandır...

    Hikaye genel hatlarıyla böyle ama  dünyaca ünlü yazarın anlatmak istediği üstüne bastığı asıl tema ne?

    Ötekileşmek mi? İnsanın kendinin tam zıttı öteki ben'i mi? Ben'i ile yüzleşmesi mi?
Psikolojik nöbetler geçiren, sosyal davranış bozuklukları olan bir karakter mi?

     Sanırım hepsi...

     Yorumlaması zor bir kitaptı. Benimkisi naçizane... 

      En güzel yorum tabiki sevgili Edebiyat Eleştirmenlerimizin olacaktır.

    Herkese iyi okumalar.



2 Temmuz 2011 Cumartesi

Ayşe Kulin - Hüzün


1964-1983 Hayat Dürbünümde Kırk Sene
Everest Yayınları / 281 Sf. 
  
 Yazarları, okuduğum kitapların kahramanları gibi düşünürüm ben, doğa üstü güçleri vardır onların yazmak, kurgulamak gibi bizim yapamadığımız. Bizim yaşadığımız hayatı yaşamıyorlardır zihnimizde onlar, farklıdır sanki hayatları. Farklı algıladıklarını düşündüğüm için belki dünyayı... Oysa onlarda bizim gibi etten kemikten, duyguları, hayalleri var. Bu kitap da yazarları bize yaklaştırmak için yazılmış adeta, benzerliklerimizi ortaya koymak için. Oysa onlarda karşılaşıyorlar hayatın, insanların çirkin yüzleriyle, onlar da bir yaşama savaşı veriyor, başarınca seviniyor, kaybedince kırılıyorlar. Ayşe Kulin de sokakta karşılaştığımız yüzlerce yüzden biri. Onu bizden farklı kılan, yaptığı şeyi başarmış, dolayısıyla tanınmış olması... O da birçok zorluktan geçmiş, bazen bu zorlukların üstesinden gelmiş bazen de çaresiz kalmış yaşadıkları şeylerin karşısında, sevdiklerini kaybetmek eksiltmiş onu da, ayakta kalma direncini bir şekilde kazanmış, kazanmak zorunda kalmış. Eş konusunda şanslı olamamış örneğin, ama dünyalara değişmeyeceği dört erkek evlat sahibi olmayı ve onları hayata hazırlamayı başarmış... Çaresiz kaldığı zamanlarda yılmamış,  tüm kapıları zorlamış... Kısacası sahip olduğumuz iyi- kötü tüm duyguları hayat ona da yaşatmış.
  
    Ayşe Kulin'in özgeçmişini tüm kaynaklardan bulabilirsiniz; ama hayatının derinliklerini, etkisinde kaldığı olayları, hangi durumlarda nasıl kararlar aldığını, hayatının dönüm noktalarını, karakterinin inceliklerini bilmek istiyorsanız, kısacası onu yakından tanımak istiyorsanız Hayat ve Hüzün'ü okumayı ertelemeyin derim.

   İyi okumalar...

29 Haziran 2011 Çarşamba

Ayşe Kulin - Hayat


1941-1964 Hayat Dürbünümde Kırk Sene
Everest Yayınları / 337 Sf.
  
   Ayşe  Kulin, bu kitabını üç bölüme ayırmış; ilk bölümde çocukluk anılarına, ikinci bölümde kolejli yıllarına ve son bölümü de ilk evliliğine dair anılarına yer vermiş. Samimiyetle, tüm doğru ve yanlışlarıyla çekinmeden anlatmış zihninde yer alan hatıralarını. Yaşamı boyunca yaşadığı ülkenin siyasi, sosyal gelişmelerine ilgili bir genç olması, babasıyla ülkesindeki gelişmelere dair konuşmaları, mektuplaşmaları bizlere o dönemin Türkiye'sini fotoğraflıyor adeta.

   Bir yazarın hayatını kendi yorumuyla, kendi duygularıyla ve kendi ağzından duymak; Ayşe Kulin'in bizlere bahşettiği ayrıcalıklı bir hoşluk bence. Merak ediyoruz çünkü, en azından ben merak ediyorum okuduğum bir yazarın hayatını...Geçtiği yolları... Seçimlerini, hangi şartlarda nasıl kararlar aldığını, nelerden etkilendiğini, arzularını, hayal kırıklıklarını,hata olarak nitelendirdiklerini, başarılarını, hayallerini, kısacası bir yazarı yazar yapan hayatı...

   Veda ve Umut'la başlayan bir aile ve bu ailenin belki de hiç beklemediği sonraki nesillerinden bir ferdinin, geriye dönük bir kronolojiyle onlara dair hayatı kaleme alması... İlginç ve güzel... Unutulmayacak bir aile anlatısı, daha nice anlatılmayan, tanık olunmayan hayatlari akla getiriyor ister istemez. Özellikle de kendi aile ağacımızı ve atalarımızı merak ettiriyor. Kimdiler ve neler yaptılar, yaşadığımız bu günlere bizlerden başka ne kattılar...

   Daha da anlatıyor Ayşe Kulin, Hayat kitabında kendi hayatının arka planında 1941-1964 yıllarının Türkiye'sine dikkat çekerken burada bitirmiyor seriyi, bir yazarın gözüyle 1964-1983 yıllarını anlatmaya serinin dördüncü kitabı Hüzün ile devam ediyor.

   Hayat kitabın sonunda yer verdiği aile fotoğrafları ile, Veda ve Umut kitaplarının kahramanlarıyla da tanıştırıyor bizi. Böylece hikaye daha da canlanıyor gözümüzde.
 
   Bu akıcı ve gerçek hikayeyi, bir yazar hayatını okumanızı tavsiye ediyorum.

   Not: Bence Hayat ve Hüzünü, Veda Ve Umutu okumadan okumaya başlayabilirsiniz. Farklılar çünkü devamı niteliğinde değil, Veda ve Umutta ailesini anlatan Ayşe Kulin, Hayat ve Hüzünde kendine dair anılarına yer vermiş. Bir kopukluk yaratmaz diğerlerini okumamanız. Tavsiyem tabiki hepsini okumanız. Umut, Veda'nın devamı iken, Hüzün de Hayat'ın devamı.

    Herkese bol kitaplı günler...








  

26 Haziran 2011 Pazar

Ayşe Kulin - Umut


Osmanlı'dan Günümüze İstanbul'lu Bir Ailenin Hikayesi -2
1928-1941 Hayat Akan Bir Sudur 
Everest Yayınları
Cep Boy / 492 Sf.

     Ayşe Kulin'in Osmanlı'dan günümüze ailesini anlattlığı serinin ikinci kitabını da bitirmiş bulunmaktayım. Serinin ilk kitabında Ayşe Kulin'in annesi Sitare Hanımla tanışmıştık, kitabın sonunda yeni doğan Sitare, bu bölümde büyüdü, genç kız oldu ve evlendi. Dolayısıyla  Ayşe Kulin'in babası Muhittin Kulin ve onun ailesiyle de tanışıyoruz bu kitapta. Kulin ailesi Bosna elden çıkarken Türkiye'ye göç etmiş bir aile. Bu ailenin en küçük ferdi Muhittin kendini yeni kurulan bir ülkenin en ücra köşelerine yol, su elektrik götürmeye adamış  başarılı bir mühendis. Muhittin'in Sitare ile tanışması, o dönemin aşkları, insanların yaşam tarzları...
     Bir ailenin her ferdini, duyguları, yaşadıkları ile göz hapsine almak, evin içinde yaşanan herşeye, her duyguya tanık olmak, sizi de o ailenin bir ferdi yapıyor farkında olmadan, kitabın yada serinin diyelim verdiği bir duygu çok hoş. Aile, kuşaklar boyu sürüyor, ölenler, doğanlar oluyor ve siz hikaye boyu yaşıyor ve her şeye tanık oluyorsunuz, karakterler belki aralarında gizlice konuşuyor sizi görmüyorlar ama oradasınız, ailecek eyleniyorlar, siz oradasınız, evin bir hayaleti gibi hissediyorsunuz kendinizi. Karakterlerin de gerçek olması sizi ayrıca etkiliyor.

     Ben, ailenin gizli bir ferdi olmaktan,her ferdini yakından tanımaktan çok hoşlandım ve bu yüzden biz, bir çırpıda yaşadık herşeyi...

     Aileyle en kısa zamanda  tanışmanızı tavsiye ediyorum.

     Herkese iyi okumalar.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Veda - Ayşe Kulin



Osmanlı'dan Günümüze İstanbul'lu Bir Ailenin Hikayesi -1
1918-1924 Esir Şehirde Bir Konak
Everest Yayınları
 Cep Boy, 485 Sf.

  Ayşe Kulin'in Osmanlı'dan günümüze kendi ailesini anlattığı serinin ilk kitabıdır Veda.
    
  Ayşe Kulin'in büyükdedesi Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey, onun eşi Behice Hanım, kızları; Leman, Suat ve Sabahat, teyzesi Saraylı Hanım, Saraylı Hanım'ın uzaktan akrabası Mehpare, Ahmet Reşat Bey'in yeğeni Kemal'in yaşadığı İstanbul'da bir konaktır yer. Hikayenin tamamı bu konakta geçer. Bir ailenin merkezinde, yazar aslında  Osmanlı'nın son döneminin, esir İstanbul'un, yokoluş ve kuruluş arasında sıkışan o dönem insanlarının resmini çizmeye çalışmaktadır.

   Ahmet Reşat, Padişah Vahdettin'ne yakın, ülkesinin kurtuluşu isteyen, bunu için için destekleyen; fakat aynı zamanda halk direnişini de padişaha ihanet olarak gören, sadakat duygusuyla kurtuluş ümidi arasında sıkışmış bir kişidir. Yeğeni Kemal ise Sarıkamış'a katılmış, gözükara bir millicidir ve dayısını kendi cephesine çekmek istemektedir.

   ...

  Leman, kendinden yaşça oldukça büyük ailenin doktoru aynı zamanda Ahmet Reşat Bey'in ve yeğeni Kemal'in dostu Mahir Bey ile evlenir ve Ayşe Kulin'in annesi Sitare doğar...

   Ahmet Reşat'ın hayatını gerçek mektupların ışığında çok iyi kurgulamış Ayşe Kulin.
Yazarın bu başarısına Türkan Saylan'ın hayatını anlattığı kitabında da tanık olmuştum.
Gerçekten taktire şayan bir özellik bir yazar için...

   En yakın zamanda serinin diğer kitapları ile karşınızdayım.

  İyi Okumalar



14 Haziran 2011 Salı

Murathan Mungan - Kadından Kentler

Metis Yayınları, 290 Sf.


   Otogardasınız, otobüsünüzün kalkmasına da daha vakit var, bekliyorsunuz. Naparsınız? Sigara kullanıyorsanız bu vakti kesin bir sigara ile değerlendirisiniz. İçmiyorsanız, etrafta bank yada bekleme koltukları arar ve birine oturursunuz, belki bir gazete, kitap alır ona gömülürsünüz. Ama çoğumuzun yaptığı etrafındaki insanları seyretmektir. Biri yakınınıza oturur, önünüzden geçer, biri telefonuyla biri yanındaki ile konuşur, birileri otobüse biner, birileri iner, bazıları valiz derdindedir, bazıları bilet alma telaşında...

   Farklı kültürleri bir arada bulabileceğiniz nadir yerlerdir otogarlar. İnsanın dikkatini çeken çok şey olur ve hiçbir otogarın havası bir diğerini solutmaz, benzemez doğası hiçbirinin bir diğerine...

   Bir başlangıçla bir sonun orta yerinde biryerde beklemededir yola çıkacak her kimse...

   Önce valizler çeker insanın dikkatini, sonra giyim tarzları insanların, ayakkabiları belki, sonra şivesi ve ne konuştuğu varsa ulaşan sesi kulağınıza... Fikir edinmek ister insan her nedense, bir daha belki hiç görmeyeceği insan hakkında. Merak eder hayatını, hangi sebeple yolculuğa çıktığını, neler yaşadığını... Hayatında yeri olan insanlardan biri gibi düşünmek ister. Hikayeler uydurur, tahminlerde bulunur izlenimlerinden topladığı ipuçlarıyla... İnsan insanı merak eder...

   Farklı verilerle doğan insanların dolayısıyla farklı hayatların kesişme noktasıdır otogarlar...

   Murathan Mungan da onaltı farklı şehirlerden farklı kadın hikayeleri ile çıkıyor karşımıza bu kitabında. Sonra bu onaltı farklı kadın, İstanbul Esenler otogarında bir şekilde birbirlerinin hayatlarına bir noktada değiyor... bir hayat bir diğerinin içinde önemsiz eriyor...

  Aslında her gün etrafımızdan insanlar değil, hikayeler geçiyor. İnsanın yolda karşılaştığı herhangi birini durdurup hikayesini dinleyesi geliyor. Belik de anlatası...
 
   Bundan değil midir zaten bazen otobüste yanımıza oturan biriyle derin sohbete dalmamız... ona güvenerek herşeyi anlatmamız... Bir daha görmeyeceğim umudu... Bana zarar veremez avuntusu....

   Yolculukların farklı anlamları vardır insan hayatında; yolculuğun sonunda kendine varır bazen insan...

9 Haziran 2011 Perşembe

Hakan Günday - AZ

   11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen çarşafa bürülü ve sadece kömür karası gözleri görünen bir kız Derdâ, çocukluğunu mezarlıkta mezar taşlarını temizleyerek geçirmiş bir mezar taşını kendine dost bilmiş bir erkek Derda ve bunların yine mezarlıkta keşişen hayatları...

   Hayatın acımasız yüzü bu iki çocuğun yaşamlarının bir dönemini esir almış aslında...

   Ailesizlik, evsizlik belki dostsuzluk,eğitimsizlik, mecburiyet ve yokluk...

   Eroin, cinayet, şiddet... Hayatın neredeyse tüm pisliği bir sekilde bu iki çocuğun künyesi olmuş...

   Şeyhler, şıhlar, yazarlar, köyler ve şehirler... bir şekilde bir sarmal örülmüş.

   Kızını okuldan alıp bir şeyhe satıp kendine geçimini sağlayacak birkaç inek almayı planlayan bir anne, karısını her fırsatta döven adeta esiri gibi davranan sadist bir koca, sado-mazoşist, eroin bağımlısı bir kurtulma ihtimali... Bu insanlarla örülü bir çevre Derdâ'nınki.

   Mezalık duvarıyla inşa edilmiş bir ev, gasp yüzünden hapiste olan bir baba, hastalıktan aslında çaresizlikten ölen bir anne, mezar taşı yıkamakla kazanılan bir ekmek parası... 

   Saplantılı düşünceler sıradışı davranışlar, parçalanmış hayatlar...

   Bir sonraki adımını asla tahmin edemeyeceğiniz karakterler, akıcı bir anlatım...

   Sıradışı bir hikaye bir o kadar sıradan bir son...  

26 Mayıs 2011 Perşembe

Ece Temelkuran - İkinci Yarısı

   O farklı... Bu sadece belki benim için böyle...
   Okuyanlar bilirler, insanı kendisini buldurur   yazılarında. "Yalnız değilmişim, en az bir tane daha var benim gibi düşünen bakan dünyaya" dedirtir.O daha çok kendini yazar aslında, belki bir arayıştır onunki de kendine benzeyenleri bulmak adına ya da yalnız kalmama çabasıyla... Onu bir tek o biliyor; ama dertleşir sanki okyucularıyla...
   Bir kelime, bir olay, daha çok insan alır götürür onu iç dünyasına, iç dünyamıza taşır bizi de dolayısıyla... Kendini de "hakikat işçisi" ya da "yazı gündelikçisi" olarak tanımlar. Çok hassas hayat karşısında, herşeyden etkilenir ve görünenin ardını görmeyi başarır çoğunlukla. Çok iyi bir gözlemci, çok iyi bir anlatıcı...
Gördüğünüz, yaşadığınız herşey onun için bir yazı aracıdır. Hiç zorlanmadan yazı yazabiliyordur eminim. Keşke vaktim olsaydı da söyleşisine gidebilseydim İzmit'e geldiğinde. Sormak isterdim onun hakkında yazılarından edindiğim izlenimler doğru mu diye. Umarım bu şansı yakalarım günün birinde.
Anladımki imza gününde onu anlayan, ona benzeyen çok okuyanı var, bu bir yazar için çok güzel olsa gerek...okuyanları için de öyle...
İzlenimlerini paylaştığı, içini açtığı, adeta konuştuğu kitabı (son kitabı) İkinci Yarısı'nı bitirdim az önce. Öyle bitti diye kenara atılacak bir kitap değil onunki. Durup durup okuyabileceğiniz tarzda, bir yazı okuyun birakın, sonra bir ara bir yazı daha... Kısa yazılarından oluşuyor. Hatta okuduğum köşe yazılarına rastladım ama emin değilim kitabın tamamı köşe yazılarının toplamı mı.

Kitaptan alıntı bir bölüm:

Zor ibadet

Bir an durup görebilselerdi kendi yüzlerini, artık kimse onları şu anda, burada, bunu yaparken mutlu olduklarına inandıramazdı. Ama alışveriş merkezlerinde bunca çok ayna, aynalı cam, camekân olmasına rağmen, enteresandır, kimse bakmaz kendi yüzüne... Çünkü yüzlerimizde yine de yazar düşkünlüğümüz.
Meşhuuur İstinye Park Alışveriş Merkezi’ne gittim ilk defa. Yılbaşı öncesi. Bol bol Noel Baba’lar vardı. Pamuktan sakalları, yüzlerinden ancak bir kadersizlik gibi sarkan adamlar... Ne kadar bol kullanılsa da esmer etlerin yoksulluğunu örtmekte çaresiz pamuklar... Bilekleri kırıla kırıla salladıkları çanların bastıramadığı Doğulu, varoşlu aksanlar. Mahallesine Noel Baba hiç uğramamış oğlan çocukları büyüyünce onlardan Noel Baba yapmışlar.

Konfeti bombası
Derken bir patlama. Bu semtin tepelerinde olsak şimdi, başka semtlerin tepelerinde, bir molotofkokteyli olabilirdi bu, bir bomba. Üstgeçitlerin yapılmadığı anayol kenarı mahallelerden birinde olsak bir araba bir çocuğa çarpıp gitmiş olabilirdi. Ama nasılsa burada, alışveriş tapınağının güvenli, emniyetli duvarları içindeyiz, kimse dönüp bakmıyor bile patlama sesine. Buraya bela giremez. Parasını verdik, bu duvarlar koruyacak bizi nasılsa...

Daha da daha da!
Alışveriş merkezi herkesin kendini olduğundan daha zengin hissetmesi için tasarlanmış gibi. Orta ve üst-orta sınıfın alışveriş etmesi için ayrı bir bölge var, üst sınıfın alışverişi için ayrı bir mıntıka. Bu ikisinin yakınlığı sayesinde hem daha zenginler daha da zengin hissedecek kendini, hem daha az zenginler daha çok zenginlerle birlikte aynı yerde olabildikleri için daha zengin. Yiyene tadından yenmez bir köfte!
‘Halk süsü’ verilmiş bir bölümü de var alışveriş merkezinin. Manavlar en cilalı elmalarıyla, şekerciler eski zaman lokumlarıyla ve kahveler, sanki o kahveleri herkes içebiliyormuş gibi, vicdan azapsız içilebilsinler diye. Giderek normal hissedersin burada. Herkes senin gibiymiş gibi sanki. Sanki herkes bu lokumlardan yiyebiliyormuş gibi, herkes zaten böyle yaşıyormuş gibi. Çünkü hep sana benzeyen insanlar var içeride. Ne güzel, ne güvenli. O tasarım işi kilimleri aldığında, sanki onları Ümraniye’den, üç vasıta değiştirip gelen temizlikçi kadın süpürmeyecekmiş gibi.   O çaputçudan çaputçuya çekiştirilen çocuklar Küçükarmutlu’dan gelen genç kızlara baktırılmayacakmış gibi.

Butik Guantanamo
Kimse düşünmüyor mu bu tezgâhtar kızları ve oğlanları? Bütün bir gün, sırf insanların kalp atışları hızlansın ve böylece bir anksiyete içinde daha çok ve daha hızlı alışveriş edebilsinler diye çalınan yüksek sesli, hızlı müzikleri bu insanlar bütün gün dinliyorlar. Biliyorsunuz değil mi? Guantanamo’da bir işkence türü bu.

Naylon torbaların insanları
Şimdi bu insanlar o torbalarını doldurup, torbalardan en pahalı mağazaya ait olanı dış tarafta duracak şekilde tutarak (!) sitelerden aldıkları dairelerine gidecekler. Hemen hemen aynı dizileri izleyip hemen hemen aynı biçimde bitkin ve düşkün hissedecekler kendilerini. Aldıkları her şey, daha eve gelmeden pörsümüş olacak, tuhaf bir biçimde sırf onlara ait oldukları için değersiz. O nesneler çünkü,   o tapınaktan koparılıp alındıktan sonra artık yanar döner ışıklarını, ürettikleri haz ve sahip olma hıncını salgılamaz olacaklar artık. Mekke’den getirilmiş taş gibi yersiz ve yurtsuz olacaklar.
Görebilseler tam o anda yüzlerini, nasıl bir eteğinden peşinden gözleri dönerek koştuklarını ve dünyanın en önemli şeyiymiş gibi bir pantolona yapıştıklarını... Korkarlardı. Bu tapınaktaki bu ibadetin ne çileli olduğunu görselerdi... Bu tanrıyı reddederlerdi.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

İskender Pala - Şah&Sultan

   Prof. Dr. İskender Pala, Divan Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınmış bir edebiyatçıdır. Bir çok kitap yazmıştır; fakat en çok bilinenleri sanırım Katre-i Matem, Kitab-ı Aşk, Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk ve Şah&Sultan.
   İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabıydı Şah&Sultan. Okuyanı çok olduğundan ben de kendisini oldukça merak ediyordum. Hatta Kocaeli kitap fuarında en çok imza kuyruğu olan yazardı sanırım. Kendisini gidip görme kitap imzalatma şanşım olmadı çalıştığımdan dolayı. Zaten bir süre sonra da kuyruğa kimseyi almamışlar duyduğuma göre.
   Kitap Sultan Selim ve Şah İsmail arasında gerçekleşen yani Osmanlı Devleti ile Safevi Devletini karşı karşıya getiren Çaldıran savaşını konu alıyor. Dolayısıyla romanın baş kahramanları da Sultan Selim ve Şah İsmail. Anlatıcılarımız ise Şah İsmail'in hadım ettiği Kamber Can, Sultan Selim'in güvendiği, yanına aldığı Can Hüseyin ve romanın sonlarına doğru Hasan Can.
   Şah İsmail'in amacı Anadolu'ya Kızılbaşlığı yaymaktır. Sultan Selim ise Şah İsmail'i Anadoluda bir tehtid olarak görmektedir ve bunun üzerine Şah İsmail'in üzerine yürür. Osmanli Devlet'nin düzenli ve donanımlı ordusu bulunmaktadır, İsmail'in ordusu ise düzensiz ve savaş için yetersizsiz. Çaldıran'da karşı karşıya gelen iki ordu, aslında iki müslüman devleti, alevi ile sünnileri yani aslında kardeş kardeşi karşı karşıya getirmiştir. Dolayısıyla kardeş kardeşi öldürmüştür. Buna vurgu yapmak için de ikiz kardeş olan Hasan Can ve Can Hüseyin'in hikayesine yer verilmiştir. Kardeşlerden biri Şah İsmail tarafında diğeri ise Sultan Selim'in yanındadır. Kardeşler istemeseler de Çaldıranda acı bir olayla karşılaşırlar. Bu iki karakterin haricinde Kamber Can vardırki o roman boyunca sevgiyi arar. Öyle bir arayıştırki bu, sevgiyi sürekli sorgular ve adlandırmaya çalışır. Yazar, aslında savaşın arka planında bizi bir aşk serüveninde sürükler. Bir de Taçlı Hatun vardır güzeller güzeli, Şahı da Sultanı da kendine aşık eden...
  Aşktan savaşa, Alevilikten sünniliğe, iktidar kavgasından, hırsa kadar herşeyi bulabileceğiniz sürükleyici bir kitap... İlk başlarda sarmayabilir ama buna aldanmayın ve devam edin...
  Tarihi de içine alan aşkla tatlandırılmış, emek verilmiş bir kitap...
  Herkese iyi okumalar...

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Turgut Özakman - Şu Çılgın Türkler


   Bilgi Yayınevi / 298.Basım 2006 (747 Sf.)
   Bu kitap, Turgut Özakman'ın elli yıllık birikiminin eseri. Kendisi milli mücadele bilgi ve belge toplama tutkusunun hala devam ettiğini söylüyor önsözünde. Böyle bir kitap var okuyanın karşısında...
   Bir roman. Gerçeğe dayalı, öyküleme tekniğiyle yazılmış bir roman. Herşey bir yana inanılmaz sürükleyici bir kitap. Dikkat dağıtacak çok isim geçse de bu anlamanıza engel değil. Kişilerin peşine takılmasanız da zihninize yer etmese de karakterler, ana olguyu çok iyi kavratan bir dil ve olay akışı var. Milli mücadeleyi roman tadında yaşatıyor ve öğretiyor. Söylenecek çok söz de yok aslında büyük bir eser çünkü. Tarih okumayı sevmeyenlerin bile okuyabileceği bir kitap...
   Son sözünde şöyle sesleniyor gençlere;
  
  " Sevgili Gençler!
   İstiklal Savaşı, dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en haklı, en kutsal savaşlardan biridir. Emperyalizmi ve yamaklarını dize getiren, bir enkazdan yepyeni, çağdaş bir devlet kurmayı başaran atalarınızla gurur duyun, şehit ve gazi atalarınızın onurunu yalancılara çiğnetmeyin.
   Sevgilerle."

   Yaşadığımız bu ülkede başımız dik geziyor, özgürce her istediğimizi yapabiliyorsak bunu milli mücadelede canını hiçe sayan kadın ve erkek atalarımızın vatanı kurtarmak için silahsız, ayakkabısız hatta çarıksız çıplak ayak cepheye koşmalarından bedenlerini siper etmelerinden...
  En çok dikkatimi çeken de bütün yokluğa rağmen inançlarını hiç kaybetmemiş olmaları. Bütün dünya ya kafa tutmaları.
  Zaman zaman tüyleriniz diken diken olarak okuyacaksınız...



  

15 Nisan 2011 Cuma

İnci Aral - İçimden Kuşlar Göçüyor

   Epsilon / 2003 (143 sf.)
   İnci Aral, öykü ve roman yazarı. Yazar, 1992 yılında Ölü Erkek Kuşlar adlı romanı ile Yunus Nadi Ödülü'nü, 2002 yılında yayınlanan romanı "Mor" ile de Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmış.
    Yazarın ilk kitabı için ödüllü kitaplarından birini okumakla başlayabilirdim; fakat okumak istediğim kitap seçme sürecinde boş vaktimi elimde olan bir kitapla değerlendirmek istedim .Şansımıza da İçimden Kuşar geçiyor çıktı. Okumak için aklımda birkaç kitap var fakat şiddetle okumak istediğim biri yok. Bir de ben internetten kitap siparişi vermekten pek hoşlanmıyorum sanırım. Daha doğrusu okuyacağım kitaba dokunmak sayfalarını karıştırmak istiyorum. İçim ısınırsa alıp okuyabiliyorum bazen merak ettiğim bir kitap sayfalarını karıştırınca, sıradan bir sayfasını okuyunca itebiliyor beni ve vazgeçiyorum. Gereksiz bir tutuculuk benimki farkındayım ama ne yapayım ben böyleyim.
   Kitabımız bir anı romanı olarak tanımlanıyor. Günlük tarzında da diyebiliriz bence; çünkü yazar kendini anlatıyor. Menapoz dönemini yaşayan, sağlık sorunları olan bir yazarın, yazıp yazamama sancılarını, çelişkilerini, belli bir yaşın üzerinden bir kadının geçmişini değerlendirmesini, mutsuzluklarını, kadınca duygularını okuyoruz. Bir iç döküşü, daha doğrusu kendi kendiyle konuşan bir yazarın iç sesini dinliyoruz adeta. Doğru tanım bu evet.
   Gerçekçi bir yorum yapabilmek için farklı türde bir kitabını okumam gerektiğine inanıyorum sadece.