28 Şubat 2011 Pazartesi

Ömer Seyfettin - Yalnız Efe

Ömer Seyfettin (11.03.1884 - 06.03.1920)

Ömer Seyfettin hikayelerini ilkokuldan hatırlamayan yoktur sanırım. Ben de ilk hikayelerini ilkokulda okudum öyle hatırlıyorum. Öğretmenimizin bize her hafta hikaye okutmaya çalıştığını ya da yazılılarda iyi not alınca hediye olarak Ömer Seyfettin kitaplarını hediye ettiğini anımsıyorum. Diyet, Falaka, Forsa, Kaşağı o zamanlardan aklımda kalan hikayeleri. Şimdi daha iyi anlıyorum kendisini. Sayın İsmail Saltık öğretmenime buradan da bir kez daha saygılarımı sunuyorum. Dayanamadım şimdi aradım kendisini, çok seviyorum onu. Ülkemizin kendisi gibi öğretmenlere her zaman ihtiyacı olacak. O şimdi torunlarıyla emekliliğinin tadını çıkarıyor.
Ömer Seyfettin'in okuduğum bu kitabı ise Milliyet Gazetesinin bir hediyesi. Belki çoçukluğa özlemden belki bugünkü aklımla o hikayelerden ne anlayacağım merakından. Kitap, dört ayrı hikayeden oluşuyor. Bunlar: Perili Köşk, Balkon, Binilecek Şey ve Yalnız Efe. Elinize aldığınız gibi de bitiyor, çok sade bir dille yazılmış. Kendisi Türkçe'de sadeleşmenin savunucusu aynı zamanda Türk kısa hikâyeciliğinin kurucu ismidir.
Kitapta geçen hikayeleri özetlemek istiyorum;

BALKON
Muhsin Bey, eşi Hamdune Hanım, oğulları Suat ve evlatlık edindikleri kızları Resan hikayemizin kahramanları. Ailecek yenilen bir akşam yemeğinden sonra Muhsin Bey, bahçeye çıkar eşi de ona eşlik eder. İçeride kalan Suat dalgın dalgın oturan Resan'ın yanına gider ve dalgınlığının sebebini sorar. O da sıkıntısı dile getirir, hamile olduğunu açıklar ve "Hemen evlenmeliyiz Suat" der. Suat da "Yarın evlenelim" diye karşılık verir ve durumu annesine o akşam açar. Annesi de kendince makul sebeplerden bu evliliğe olumlu bakar. Tek sorun kalmıştır, o da Muhsin Bey'e durumu anlatmak. Hamdune Hanım Muhsin Bey'i içeriye çağırırken Suat ve Resan sürpriz yapmak için balkona perdenin arkasına saklanırlar. Hamdune Hanım durumu Muhsin Bey'e açıklar; fakat umduğunun tam tersi olan red cevabıyla karşılaşır. Muhsin Bey, bu evliliğe kesinlikle karşıdır. Hamdune Hanım ısrarla sebebini öğrenmek ister. Zor durumda kalan Muhsin Bey, yirmi yıldır sakladığı gerçeği açıklar;

Muhsin Bey:
-Madem ki istiyorsun söyleyeyim işte, dedi. Hani yirmi yıl önce, daha seninle yeni karı-koca iken, ben İzmir'e mal müdürü olarak atanmıştım. Anımsıyorsun ya?
-Anımsıyorum.
-İstanbul'dan yalnız gittim, sen gelmedin.
-Evet.
-Sana her hafta mektup yazdım, çağırdım, yalvardım, yakardım, gelmedin.
-Gelemezdim. Annemi ölüm döşeğinde nasıl bırakırdım?
-İşte, o bir yıl içinde, ben sana kızdığımdan, İzmir'de başka bir kadınla evlenmiştim!
-!...
-Bu sırrı tam yirmi yıl sakladım. Yine senin zorunla söylüyorum. Bu kadın doğururken öldü. Resan onun kızıdır. Suat'ın kardeşidir. Anladın mı?

Açıklamayı duyan Resan, Suat'la boğuşur ve kendini balkondan aşağıya atar.

BİNİLECEK ŞEY
Derviş Hasan, otuz yıldır yazarın değimiyle, "balık denizde nasıl hiçbir yasaya uymadan rahat rahat yüzerse o da dünyasında serbest serbest gezerdi.
Yine bu gezmelerinin birinde, sabahtan beri yürüyordu ve hala bir köye rast gelmemişti. Hava sıcaktı, Derviş Hasan açtı, yaşlıydı ve yürümekten yurgun düşmüştü. İsyan noktasına gelmek üzereydi ve karşısındaki yokuşu gözü kesmeyince bir çınarın gölgesine çökerek;
- At istemen, araba istemem. binilecek kötü birşey...Bir topal eşek olsun. Allah'ım, merhamet, merhamet, diye inledi ve uykuya daldı.
Uyandığında bir yürüğün başında dikildiğini gördü. Atları da görünce bir an Allah'ın duasını kabul ettiğini sandı, fakat yürük ondan yürüyemeyecek olan yeni doğmuş taylarını kucağına alarak yokuşa çıkarmasını istedi, Derviş Hasan karşı çıkınca yürükün arkadaşlarından bir güzel dayak yedi ve tayı kucağına alarak yokuşu çıktı ve gözlerini kapadı: Allah'ın, kuşkusuz artık "İstenildiği gibi" değil, "İstediği gibi" vermek en haklı hikmeti olduğunu anladı. İstediği gibi verenden bir daha birşey istemeye tövbe etti.

YALNIZ EFE
Yörük Hoca, yirmi yıl kadar önce artık ihtiyarladım diyerek Kumdere köyüne yerleşir. Eşini dört yıl kadar önce kaybeder ve kızıyla birlikte yaşamaya başlar. Bazı akşamlar köyden gelen misafirlerini ağırlar, onlara kitap okur, savaş anılarını anlatır, hepbirlikte sohbet ederler. Bu akşamlardan birinde konu beş yıldır faizciliğiyle zenginleşen Eseoğlu'na gelir. Eseoğlu Kumdere köyü yakınlarındaki arazileri teker teker almaktadır. Köylülere borç para veriyor, borcunu ödeyemeyenlerin tarlalarını ellerinden alıp mağdur ediyordu. Bu Eseoğlu'nun Yörük Hoca'ya önceki yıllardan borcu vardı. Ertesi sabah Yörük Hoca erkenden yola çıkarak Eseoğlu'dan borcunu istemeye gider. Akşam saat geç olmasına rağmen eve dönmez. Kızı Kezban babasını merak eder ve komşulara gider. Dönüşünde kapıda köyden biri onu beklemektedir ve oracıkta Kezban'a babasının öldüğünü söyler. Kezban yola düşer ve soluğu Eseoğlu'nun kapısında alır. Onu kahyalar içeri almaz sabaha kadar kapıda bekler. Cenazeyi almaya Kumdere köylüleri onu babasının başında bulurlar. Cenazelerini alır ve hepbirlikte köylerine dönerler. Günler geçer, Kezban hayvanlarını çayıra otlatmaya kendi götürür. Aklında hep babasının katili vardır ve bunun kim olduğunu öğrenme niyetindedir. günlerden birgün hayvanlarını otlatırken Eseoğlunun konağında çalışan aklından biraz yoksun çoban Mustafa'ya rastlar. Onu çantasından çıkardığı tatlı sucukla kandırarak babasının ölüm anını anlattırır. Tahmin ettiği gibi babasının ölüm emrini Eseoğlu vermiş, işçilerinden korucu Zeynel Ağa da vurmuştur. Babasını kimin öldürdüğünü öğrenen Kezban gidip katilleri hükümete çıkar ve şikayet eder, Zaptiye Mülazımı Eseoğlu'nun ahbabı olduğundan Kezban'ın söylediklerini önemsemezler, hatta bir seferinde Kezban'ı döver ve sokağa attırır. Bir gün Mülazım, Eseoğlu'nun verdiği bir davete giderken kafasından bir kurşun yer ve ölür. Yörük kızı Kezbanın onu öldürdüğüne dair köyde bir söylenti dolaşmaya başlar, buna kimse inanamaz çünkü herkes onu İzmir'de bir aileye evlatlık gittiğini sanır. Bir hafta geçmeden Yörük Hocayı vuran korucu ve ardından Eseoğlu da öldürülür. Zaman içinde halk içinde silahla gezen ne kadar yabancı varsa hepsi öldürülür. bütün bu kişileri öldürenin kim olduğu bir süre anlaşılmaz. Anadolu Edeleri uşaklarıyla gezerler; fakat kadınlardan başkasına gözükmeyen bu efe tekbaşına gezer. bu yüzden köylüüler de ona Yalnız Efe lakabını takarlar. bu sıralarda Söke taralarında bir rum eşkiyası türer. Devlet bu eşkiyalara karşı bir nizamiye taburu çıkarır. Rumların izini arayan bu tabur Yanız Efe'nin şanını duyar ve peşine düşerler. Dar bir geçitte Yalnız Efe'yi sıkıştırırlar. Yalnız Efe askerlere kardeşleri olduğunu, onalra zarar vermek istemediğini söyler ama dinletemez ve askerler ateş açar, Yalnız Efe'nin sesi kesildiğinde öldü sanırlar, fakat ne ölüsünü ne de canlısını o civarda bulamazlar. o günden sonra Yalnız Efe'ye rastlayan olmamıştır. Bu yamaçta hayvanlarını süren Yörükler, her gece buraya bir nur inerken gördülerini anlatır dururlar.

Hiç yorum yok: