28 Şubat 2011 Pazartesi

Ömer Seyfettin - Yalnız Efe

Ömer Seyfettin (11.03.1884 - 06.03.1920)

Ömer Seyfettin hikayelerini ilkokuldan hatırlamayan yoktur sanırım. Ben de ilk hikayelerini ilkokulda okudum öyle hatırlıyorum. Öğretmenimizin bize her hafta hikaye okutmaya çalıştığını ya da yazılılarda iyi not alınca hediye olarak Ömer Seyfettin kitaplarını hediye ettiğini anımsıyorum. Diyet, Falaka, Forsa, Kaşağı o zamanlardan aklımda kalan hikayeleri. Şimdi daha iyi anlıyorum kendisini. Sayın İsmail Saltık öğretmenime buradan da bir kez daha saygılarımı sunuyorum. Dayanamadım şimdi aradım kendisini, çok seviyorum onu. Ülkemizin kendisi gibi öğretmenlere her zaman ihtiyacı olacak. O şimdi torunlarıyla emekliliğinin tadını çıkarıyor.
Ömer Seyfettin'in okuduğum bu kitabı ise Milliyet Gazetesinin bir hediyesi. Belki çoçukluğa özlemden belki bugünkü aklımla o hikayelerden ne anlayacağım merakından. Kitap, dört ayrı hikayeden oluşuyor. Bunlar: Perili Köşk, Balkon, Binilecek Şey ve Yalnız Efe. Elinize aldığınız gibi de bitiyor, çok sade bir dille yazılmış. Kendisi Türkçe'de sadeleşmenin savunucusu aynı zamanda Türk kısa hikâyeciliğinin kurucu ismidir.
Kitapta geçen hikayeleri özetlemek istiyorum;

BALKON
Muhsin Bey, eşi Hamdune Hanım, oğulları Suat ve evlatlık edindikleri kızları Resan hikayemizin kahramanları. Ailecek yenilen bir akşam yemeğinden sonra Muhsin Bey, bahçeye çıkar eşi de ona eşlik eder. İçeride kalan Suat dalgın dalgın oturan Resan'ın yanına gider ve dalgınlığının sebebini sorar. O da sıkıntısı dile getirir, hamile olduğunu açıklar ve "Hemen evlenmeliyiz Suat" der. Suat da "Yarın evlenelim" diye karşılık verir ve durumu annesine o akşam açar. Annesi de kendince makul sebeplerden bu evliliğe olumlu bakar. Tek sorun kalmıştır, o da Muhsin Bey'e durumu anlatmak. Hamdune Hanım Muhsin Bey'i içeriye çağırırken Suat ve Resan sürpriz yapmak için balkona perdenin arkasına saklanırlar. Hamdune Hanım durumu Muhsin Bey'e açıklar; fakat umduğunun tam tersi olan red cevabıyla karşılaşır. Muhsin Bey, bu evliliğe kesinlikle karşıdır. Hamdune Hanım ısrarla sebebini öğrenmek ister. Zor durumda kalan Muhsin Bey, yirmi yıldır sakladığı gerçeği açıklar;

Muhsin Bey:
-Madem ki istiyorsun söyleyeyim işte, dedi. Hani yirmi yıl önce, daha seninle yeni karı-koca iken, ben İzmir'e mal müdürü olarak atanmıştım. Anımsıyorsun ya?
-Anımsıyorum.
-İstanbul'dan yalnız gittim, sen gelmedin.
-Evet.
-Sana her hafta mektup yazdım, çağırdım, yalvardım, yakardım, gelmedin.
-Gelemezdim. Annemi ölüm döşeğinde nasıl bırakırdım?
-İşte, o bir yıl içinde, ben sana kızdığımdan, İzmir'de başka bir kadınla evlenmiştim!
-!...
-Bu sırrı tam yirmi yıl sakladım. Yine senin zorunla söylüyorum. Bu kadın doğururken öldü. Resan onun kızıdır. Suat'ın kardeşidir. Anladın mı?

Açıklamayı duyan Resan, Suat'la boğuşur ve kendini balkondan aşağıya atar.

BİNİLECEK ŞEY
Derviş Hasan, otuz yıldır yazarın değimiyle, "balık denizde nasıl hiçbir yasaya uymadan rahat rahat yüzerse o da dünyasında serbest serbest gezerdi.
Yine bu gezmelerinin birinde, sabahtan beri yürüyordu ve hala bir köye rast gelmemişti. Hava sıcaktı, Derviş Hasan açtı, yaşlıydı ve yürümekten yurgun düşmüştü. İsyan noktasına gelmek üzereydi ve karşısındaki yokuşu gözü kesmeyince bir çınarın gölgesine çökerek;
- At istemen, araba istemem. binilecek kötü birşey...Bir topal eşek olsun. Allah'ım, merhamet, merhamet, diye inledi ve uykuya daldı.
Uyandığında bir yürüğün başında dikildiğini gördü. Atları da görünce bir an Allah'ın duasını kabul ettiğini sandı, fakat yürük ondan yürüyemeyecek olan yeni doğmuş taylarını kucağına alarak yokuşa çıkarmasını istedi, Derviş Hasan karşı çıkınca yürükün arkadaşlarından bir güzel dayak yedi ve tayı kucağına alarak yokuşu çıktı ve gözlerini kapadı: Allah'ın, kuşkusuz artık "İstenildiği gibi" değil, "İstediği gibi" vermek en haklı hikmeti olduğunu anladı. İstediği gibi verenden bir daha birşey istemeye tövbe etti.

YALNIZ EFE
Yörük Hoca, yirmi yıl kadar önce artık ihtiyarladım diyerek Kumdere köyüne yerleşir. Eşini dört yıl kadar önce kaybeder ve kızıyla birlikte yaşamaya başlar. Bazı akşamlar köyden gelen misafirlerini ağırlar, onlara kitap okur, savaş anılarını anlatır, hepbirlikte sohbet ederler. Bu akşamlardan birinde konu beş yıldır faizciliğiyle zenginleşen Eseoğlu'na gelir. Eseoğlu Kumdere köyü yakınlarındaki arazileri teker teker almaktadır. Köylülere borç para veriyor, borcunu ödeyemeyenlerin tarlalarını ellerinden alıp mağdur ediyordu. Bu Eseoğlu'nun Yörük Hoca'ya önceki yıllardan borcu vardı. Ertesi sabah Yörük Hoca erkenden yola çıkarak Eseoğlu'dan borcunu istemeye gider. Akşam saat geç olmasına rağmen eve dönmez. Kızı Kezban babasını merak eder ve komşulara gider. Dönüşünde kapıda köyden biri onu beklemektedir ve oracıkta Kezban'a babasının öldüğünü söyler. Kezban yola düşer ve soluğu Eseoğlu'nun kapısında alır. Onu kahyalar içeri almaz sabaha kadar kapıda bekler. Cenazeyi almaya Kumdere köylüleri onu babasının başında bulurlar. Cenazelerini alır ve hepbirlikte köylerine dönerler. Günler geçer, Kezban hayvanlarını çayıra otlatmaya kendi götürür. Aklında hep babasının katili vardır ve bunun kim olduğunu öğrenme niyetindedir. günlerden birgün hayvanlarını otlatırken Eseoğlunun konağında çalışan aklından biraz yoksun çoban Mustafa'ya rastlar. Onu çantasından çıkardığı tatlı sucukla kandırarak babasının ölüm anını anlattırır. Tahmin ettiği gibi babasının ölüm emrini Eseoğlu vermiş, işçilerinden korucu Zeynel Ağa da vurmuştur. Babasını kimin öldürdüğünü öğrenen Kezban gidip katilleri hükümete çıkar ve şikayet eder, Zaptiye Mülazımı Eseoğlu'nun ahbabı olduğundan Kezban'ın söylediklerini önemsemezler, hatta bir seferinde Kezban'ı döver ve sokağa attırır. Bir gün Mülazım, Eseoğlu'nun verdiği bir davete giderken kafasından bir kurşun yer ve ölür. Yörük kızı Kezbanın onu öldürdüğüne dair köyde bir söylenti dolaşmaya başlar, buna kimse inanamaz çünkü herkes onu İzmir'de bir aileye evlatlık gittiğini sanır. Bir hafta geçmeden Yörük Hocayı vuran korucu ve ardından Eseoğlu da öldürülür. Zaman içinde halk içinde silahla gezen ne kadar yabancı varsa hepsi öldürülür. bütün bu kişileri öldürenin kim olduğu bir süre anlaşılmaz. Anadolu Edeleri uşaklarıyla gezerler; fakat kadınlardan başkasına gözükmeyen bu efe tekbaşına gezer. bu yüzden köylüüler de ona Yalnız Efe lakabını takarlar. bu sıralarda Söke taralarında bir rum eşkiyası türer. Devlet bu eşkiyalara karşı bir nizamiye taburu çıkarır. Rumların izini arayan bu tabur Yanız Efe'nin şanını duyar ve peşine düşerler. Dar bir geçitte Yalnız Efe'yi sıkıştırırlar. Yalnız Efe askerlere kardeşleri olduğunu, onalra zarar vermek istemediğini söyler ama dinletemez ve askerler ateş açar, Yalnız Efe'nin sesi kesildiğinde öldü sanırlar, fakat ne ölüsünü ne de canlısını o civarda bulamazlar. o günden sonra Yalnız Efe'ye rastlayan olmamıştır. Bu yamaçta hayvanlarını süren Yörükler, her gece buraya bir nur inerken gördülerini anlatır dururlar.

22 Şubat 2011 Salı

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

Eveeeeeet!
Yine yeni bir Sabahattin Ali romanıyla yeniden merhaba,
Bu kez izninizle kendi yorumum yerine Kuyucaklı Yusuf romanının sonuna eklenmiş olan Sayın Ahmet Oktay'ın Bir Yetimin Romanı başlıklı yazısından alıntıları paylaşacağım sizinle;
...
Arabesk şarkının sözlerinde olduğu gibi ''doğarken ölmüştür" Kuyucaklı. Dokuz yaşındayken anası babası eşkiya baskınında öldürülmüş, Kaymakam Salahattin Bey tarafından evlatlık edinilmiştir. Nazilli'den Edremit'e atanan Salahattin Bey, Yusuf'u okula gönderir, kızı Muazzez'den ayırt etmez. Ama Yusuf benliğinin derinlerindeki o yetimlik, dahası evlatlık duygusunu hiç unutmaz.Alttan alta özgür olmadığını sezinler, yaşamını deneyleyen, onda hak sahibi olan başkalarıdır. Salahattin Bey'dir, Fabrikatör Hilmi, Avukat Hulusi ve hatta analığı durumundaki Şahinde'dir. İçten içe istediği Muazzez'i bile özgürce isteyemez, olayların zorlamasıyla kaçırınca Salahattin Bey tarafından evlendirilir onunla.Yusuf, baskısız, eziyetsiz bir dünyayı arzular içten içe, olayların nedenleri üzerinde derinlemesine düşünmemesine rağmen son kertede (derece,radde) özgür olmak ve dilediğince davranmak ister. Ama hep bağımlı olduğunu görür, başkalarının gücünü üstünde hisseder. Olup bitenler alabildiğine rastlantısaldır ama bu rastlantısallığın altında derin bir nedensellik olduğunu sezinler Yusuf. Fabrikatör Hilmi Bey'in oğlu Şakir'i dövüşünde, Ali ve Muazzez'in ölümünde ve işlediği cinayetlerde hep dillendiremediği birşeyler vardır.
...
İlginçtir: Bir cinayet olayıyla açılan Kuyucaklı Yusuf yine bir ölümle, Muazzez'in ölümüyle sona erer.  Şu saptama yapılabilir öyküleri ve öteki romanları da göz önünde bulundurularak: Sabahattin Ali'de ölüm ağırlıklı bir yer kaplamakta, hem kurtuluş hem direniş imgesi olarak belirmektedir. Toplumsal duyarsızlığın açığa çıkarılma aracıdır ölüm. Cinayet karşı kutbunda yer alır onun ama çift değerlidir: Bir yandan onuru kurtarır, öte yandan Ben'i zedeler.
...

Bize sınırı çizen, iletiyi gönderen Muazzez'in ölüsüdür. Suçluyu o işaret eder. Suçlu, dünyayı doyuma ulaşılmayan bir yer haline getiren ekonomik ve toplumsal gücü elinde bulunduran egemenlerdir: Fabrikatör Hilmi, oğlu aylak Şakir, Avukat Hulusi'dir. İnsan ilişkileri son kertede toplumsal ilişkilerdir. Kuyucaklı Yusuf, bu önermeyi yetkinlikle göz önüne seren ilk yapıtlardan biridir.
Kuyucaklı Yusuf, taşradaki iktidar ilişkilerine değinir, onları görünür kılmaya çalışırken, ... , sınıf sorununa gereğince değin(e)memekte, açık bir bilinçlenmeye ulaşamamakta, sömürünün ve baskının ekonomik içeriğini yansıtamamaktadır. Kurumsal çerçevede, Sabahattin Ali'nin romantik bir söylemin sınırları içinde kaldığı söylenebilir.
...

Kuyucaklı Yusuf, aradan geçen zamana rağmen aşınmamış, önemini yitirmemişbir roman olarak görülüyorsa, bu, hiç kuşkusuz taşraya ilk gerçekçi bakış olması kadar yazınsal niteliklerinin yetkinliğinden de gelmektedir.

Ne kadar güzel özetlemiş değil mi?  Bu yazıyı okuduktan sonra güzel bir yorum yapamayacağımı anladığımdan paylaşmak iştedim,
Kendisine saygılarımı sunuyorum.

Ayrıca, 1937 yılında yayımlanan Kuyucaklı Yusuf, o tarihe kadar öykücü olarak bilinen Sabahatitn Ali'nin ilk romanıdır.

Bir de,
Yapı Kredi Yayınları, Sabahattin Ali'nin kitabının arasına kısa özgeçmişinin, eserlerinin ve fotağrafının bulunduğu bir kitap ayracı eklemiş, bu ayraçta geçen özgeçmişi;
Sabahattin Ali (1907-1948)
Şair, öykücü, romancı, çevirmen. İstanbul İlköğretmen Okulu'nu bitirdi. Yozgat'ta bir yıl öğretmenlik yaptı. 1928'de Milli Eğitim Bakanlığı'nca Almanya'ya gönderildi 1930'da döndü; Almanca öğretmenliği, MEB Yayın Müdürlüğü'nde memurluk ve devlet konservatuvarında dramaturgluk yaptı. 1945'te son görevinden ayrılmak zorunda kaldı. İstanbul'da sosyalist gazetelerde çalıştı. 1948'de bir yazısı yüzünden tutuklanarak hapis yattı. Bulgaristan'a kaçarken Kırklareli'nde öldürüldü.
Kitapları:
Değirmen
Yeni Dünya
Sırça Köşk
Kağnı/Ses/Esirler(Oyun)
İçimizdeki Şeytan
Kuyucaklı Yusuf
Bütün Şiirleri
Markopaşa Yazıları ve Ötekiler
Çakıcı'nın İlk Kurşunu
Hep Genç Kalacağım
Öyküler, Şiirler ve Oyun (Delta)
Bütün Romanları (Delta)
Kamyon (Seçme Öyküler)

Bu kez yazım malesef başkalarının yazılarından oluştu, olsun paylaşmak da emek içerir :)

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali 

Yapı Kredi Yayınları 

42. Baskı Kasım 2010

160 sf.
 
Ben ilk defa Sabahattin Ali ile Hıfzı Topuz'un 1940-50'li yıllardaki anılarını ve çevresindeki insanları anlattığı Eski Dostlar adlı kitabını okurken tanıştım. Yaşamı ve öldürülüşü çok ilgimi çekmiş ve kendisi bende merak uyandırmıştı. Dolayısıyla kendinden bir parça olan kitaplarını okumak çok istiyordum. Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali'nin benim okuduğum ilk romanı.
Roman yada uzun hikaye olarak nitelendirilen bu kitap, yazarın anlatımı bakımından iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde, yazarımız romanın baş karakterlerinden olan Raif Efendi'yi kendi anlatırken, ikinci bölümde kalemi Raif Efendi'ye vermektedir.
  Yazarımız, bir bankadaki küçük memuriyet işinden çıkarıldıktan sonra işsiz kalır.Bir gün yolda dolaşırken bir işyerinde müdür muavinliği yapan arkadaşı Hamdi Bey ile karşılaşır ve onun işsiz olduğunu öğrenen Hamdi Bey, kendi işyerinde ona bir iş ayarlar. Bu işyerinde aynı odayı paylaştığı karşı masasında oturan  Mütercim Raif Efendi, hal ve tavrı ile yazarımızın dikkatini çeker. Raif Efendi, kimse ile doğru düzgün iletişim kurmayan kendi halinde yaşayan adeta bir makina gibi işe gelip giden bir memurdur. Yazarımız zamanla ona yakınlaşmaya çalışsa da Raif Efendiyi kazanamaz; çünkü karşısında kendini paylaşan bir insan yoktur. Raif Efendinin rahatsız olup işe gelemediği günlerden birinde yazarımız onu evinde ziyaret eder. Bu ziyaret ve arkası gelen ziyaretler, gün geçtikçe onları biraz daha birbirine  yakınlaştırır; fakat bu yakınlık yazarımızın merakı geçirmeyecektir. Raif Efendi'nin yine rahatsız olup işe gidemediği günlerden birinde ziyaret esnasında yazarımızdan çalışma masasının çekmecelerini boşaltarak içinde bulunanları kendisine getirmesini rica eder. Yazarımız eşyaları getirdiğinde, bunların arasında bulunan kara kaplı defteri, Raif Efendi sobaya atmasını ister, yazarımız da defterin sadece bir gece onda kalmasını ister ve aralarındaki sıradışı yakınlaşmanın kendisini rahatsız eden taraflarını Raif Efendi'ye açıklar ve kendisi hakkında hiçbirşey bilmediğini , onu tanımadığını belirtir. Raif Efendi'nin ise bu duruma cevabı "Oku, göreceksin!"olur. Bunu üzerine yazarımız Raif Efendi ile vedalaşarak, defteri okumak üzere kaldığı otelin yolunu tutar. Böylece romanın 20 haziran 1933 tarihi atılarak ikinci bölümü başlar ve kalem artık Raif Efendiye geçer. Raif Efendi bu bölümde atılan tarihten on yıl kadar öncesi yaşadıklarını anlatır. Hayatının Berlin'de kaldığı bir döneminde bir resim sergisindeki tabloyla hayatına giren Kürk Mantolu Madonna adını koyduğu bir kadına aşık olur ve onunla dolu dolu birkaç ay geçirir, bu kısa zaman Raif Efendinin ömrüne bedel bir dönemdir. Yazarımız, onun böyle insanlardan uzak sorgusuz ve öylesine bir hayatı neden seçtiğini sebepleriyle öğrenecektir. Biz de ömre bedel bir aşkın bir insanı ne hale getirebileceğini görecek, bir erkeği iç konuşmalarıyla tanıma fırsatını bulacak ve sonu itibariyle de acı bir aşk hikayesine tanık olacağız. 
  İlk basımı 1943 yılında yapılan romanda yazar, yalın bir dil kullanmıştır. Her ne kadar orjinali bozulmadan yayınlandığından da olsa karşılaştığımız eski türkçe kelimeler okumamız ve anlamamızda herhangi bir sorun teşkil etmemektedir. Son olarak gerek sayfa sayısından gerek dilinden ve hikayenin akışından sıkılmadan okuyacağınız bir roman diyorum ve okumanızı tavsiye ediyorum.

17 Şubat 2011 Perşembe

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları serini son kitabı. Bu son kitap diğerlerinin aksine 2 film olarak yayınlanacak, ilk filmi çekildi ve izlendi, ikinci film ise bu yıl gösterime girecek ve dünyanın her yerinde beğeni kazanan Harry Potter dizisi bu filmle son bulacak.
Her kitabında bizi maceradan maceraya sürükleyen yazar, bu kitapta da başarısının sınırlarını zorluyor. Hiç hatasız kurgulanan sihirli  bir dünyada biz de yazar ile birlikte yedi yıl varolduktan sonra malesef sona geliyoruz ve sihir dünyasını kapıları kapanıyor. Harry Potter fanatiklerini eminim çok üzecektir.
Benim ise sevindiğim tek nokta var, o da seriyi azimle kısa zamanda okuyup, izleyip bitirmiş olmam. Kitabın konusundan biraz bahsetmem gerekirse;
Harry ve arkadaşları yedinici yıllarında Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na dönmüyorlar; çünkü Dumbledore'un onlara bıraktığı görevi yerine getirmek istiyorlar. Bu görev ise Harry ve Dumbledore'un başladığı; fakat Dumbledore'un zamansız ölümüyle yarım kalan Hortkuluk'ları bulma ve yok etme görevidir. Ellerinde ise Dumledore'un Harry ve arkadaşlarına bıraktığı mirastan başka birşey yoktur ve bu mirasların dahi anlamını çözememişlerdir. İşleri oldukça da zordur; çünkü Voldemort giderek güçlenmekte ve her yerde Harry Potter'ı aramaktadır. Bu yüzden Harry ve arkadaşları sürekli saklanmak, yer değiştirmek zorunda olduğu gibi bu şartlar altında bir de Hortkuluklar'ı bulup yok etmelidirler. Mirasları ile hortkuluklar arasında bir bağlantı bulma çabalarında iken ölüm Yadigarları'nı keşvederler ve sonunda sırrını çözerler. Bu arada bir çok kez Ölüm Yiyenlerin elinden kurtulurlar. Bir Hortkuluk'un Hogwarts'da olduğundan emin olduklarında Hogwarts'a girerler ve bu Hogwarts öğrencileri ve öğretmenleri, Zümrüdüanka Yoldaşları ile Voldemort ve onun taraftarları Ölün Yiyenler, Ruh Emiciler ve Devler'in karşı karşıya geldiği bir savaşın başlangıcı olur. Herşeyin sonuna gelinmiştir, 'Biri ölmeden diğeri yaşayamaz' kehaneti kendini gösterecektir ama kim ölecektir, kim hayatta kalacaktır. Harry tüm Hortkulukları ölmeden yok edebilecek midir? Voldemort ve tüm kötülükler son bulacak ve iyilik kazanacak mıdır? Yoksa Sihir dünyasına sonsuza dek kötülük ve Voldemort mu hakim olacaktır.
Malesef serini son filmi yayınlanmadığı için bende sihiri bozmak istemem, dolayısıyla  kitabın sonundan bahsetmeyeceğim, ben gibi sonradan okumak isteyenler için bir anlamı olsun okumanın.
Son olarak okumamış olanlara filmleri izlemiş olsalar da kitapları da okumalarını tavsiye ediyorum.
Ayrıca serini yazarı Sayın J.K.Rowling'e bize böyle bir edebi eser kazandırdığı için huzurunuzda teşekkürlerimi sunuyorum.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Harry Potter ve Melez Prens

Melez Prens kim? Bu bölümde acaba neler olacak? Kitabı elime aldığımda bu sorular aklıma geldi benim. Okuyanları bilmem; ama ben bir an önce kitabın sonuna gelmek istiyorum; çünkü esas konu, sır ve çözüm son sayfalara saklanıyor. Bu kitapta ve yazarın her kitabında olduğu gibi. 
Bu bölümde Malfoy'u oldukça ön planda görmekteyiz ve artık tamamen Harry ile  zıt düşen bir arkadaştan çok Harry'nin düşmanları arasındadır.Yani Malfoy artık bir ölümyiyendir. Harry Malfoy'dan şüphelenmektedir; fakat takip dahi etse onun birşeyler çevirdiğini kanıtlayamamaktadır. Bu arada Dumbladore Voldemort ile ilgili Harry'e lazım olacağını umduğu bilgileri öğretmeye çalışmaktadır. Harry'nin de yardımıyla da çok önemli bir bilgiye ulaşmışlardır. Zaman onların ulaştıkları varsayımın doğru olup olmayacağını kanıtlayacaklardır.

Harry Potter Ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı

Hp zümrüdüanka yoldaşlığı.jpg
Serinin en kalın kitabı ve en başında itiraf etmeliyimki keşke bu kadar uzatılmasaymış. Diğerleri gibi aralıksız okuyamasamda okuduğum zamanlarda sıkılmadım ve bitmesini istemedim diyemeyeceğim. Benim hergün okumak için elime alamadığımdan olabilir tabi bu his ama bitmesini çok istedim.
Hogwarts'da altıncı yılları ve bir önceki kitaptan hatırlanacağı üzere Voldemort canlanmıştı. Fakat bu gerçeğe başta Sihir Bakanlığı ve bakanı olmak üzere hiçkimse inanmadı ve bir söylenti olarak kaldı. Harry'e yine Dumbledore ve arkadaşları inanmıştı. Sihir dünyası bir nevi ikiye bölünmüştü. Voldemort'un canlandığına inananlar ve inanmayanlar olarak. İnananlar ve Voldemort'a karşı olanlar Dumbledore'unda aralarında bulunduğu yıllar önce kurulmuş Zümrüdüanka Yoldaşlığı adı altında birleşmeye ve yandaşlarını inandırmaya çalışıyorlardı. Aynı şekilde Voldemortun taraftarları da Ölümyiyenler olarak( ki zaten Voldemort'un yaşadığını anında işaretleri sayesinde hemen öğrendiler) tekrar bir araya gelmeye çalışıyorlardı. Sihir Bakanlığı Hogwarts üzerindeki yetkilerini yeterince artırmş ve kendi müfettişini okula göndermişti. Aynı zamanda bu müfettiş Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinin öğretmeni idi ve öğrencilere uygulama dersi vermekten çok teoriye önem veriyordu. Voldemort'un canlandığına inanan Harry'nin arkadaşları Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersini uygulamalı öğrenmek isityordu ve sonunda Harry'nin eğitici olduğu Dumbledore'un Ordusu adında bir grup kurdular ve gizlice Harry onlara Karanlık sanatlara karşı savunma hakkında bildiklerini öğretti.
Bu arada Harry sürekli aynı rüyayı görüyordu ve bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı.
Ve kitabın belki de en önemli cümlesi yani kahanet: "Biri Ölmeden Diğeri Yaşayamaz."