26 Mayıs 2011 Perşembe

Ece Temelkuran - İkinci Yarısı

   O farklı... Bu sadece belki benim için böyle...
   Okuyanlar bilirler, insanı kendisini buldurur   yazılarında. "Yalnız değilmişim, en az bir tane daha var benim gibi düşünen bakan dünyaya" dedirtir.O daha çok kendini yazar aslında, belki bir arayıştır onunki de kendine benzeyenleri bulmak adına ya da yalnız kalmama çabasıyla... Onu bir tek o biliyor; ama dertleşir sanki okyucularıyla...
   Bir kelime, bir olay, daha çok insan alır götürür onu iç dünyasına, iç dünyamıza taşır bizi de dolayısıyla... Kendini de "hakikat işçisi" ya da "yazı gündelikçisi" olarak tanımlar. Çok hassas hayat karşısında, herşeyden etkilenir ve görünenin ardını görmeyi başarır çoğunlukla. Çok iyi bir gözlemci, çok iyi bir anlatıcı...
Gördüğünüz, yaşadığınız herşey onun için bir yazı aracıdır. Hiç zorlanmadan yazı yazabiliyordur eminim. Keşke vaktim olsaydı da söyleşisine gidebilseydim İzmit'e geldiğinde. Sormak isterdim onun hakkında yazılarından edindiğim izlenimler doğru mu diye. Umarım bu şansı yakalarım günün birinde.
Anladımki imza gününde onu anlayan, ona benzeyen çok okuyanı var, bu bir yazar için çok güzel olsa gerek...okuyanları için de öyle...
İzlenimlerini paylaştığı, içini açtığı, adeta konuştuğu kitabı (son kitabı) İkinci Yarısı'nı bitirdim az önce. Öyle bitti diye kenara atılacak bir kitap değil onunki. Durup durup okuyabileceğiniz tarzda, bir yazı okuyun birakın, sonra bir ara bir yazı daha... Kısa yazılarından oluşuyor. Hatta okuduğum köşe yazılarına rastladım ama emin değilim kitabın tamamı köşe yazılarının toplamı mı.

Kitaptan alıntı bir bölüm:

Zor ibadet

Bir an durup görebilselerdi kendi yüzlerini, artık kimse onları şu anda, burada, bunu yaparken mutlu olduklarına inandıramazdı. Ama alışveriş merkezlerinde bunca çok ayna, aynalı cam, camekân olmasına rağmen, enteresandır, kimse bakmaz kendi yüzüne... Çünkü yüzlerimizde yine de yazar düşkünlüğümüz.
Meşhuuur İstinye Park Alışveriş Merkezi’ne gittim ilk defa. Yılbaşı öncesi. Bol bol Noel Baba’lar vardı. Pamuktan sakalları, yüzlerinden ancak bir kadersizlik gibi sarkan adamlar... Ne kadar bol kullanılsa da esmer etlerin yoksulluğunu örtmekte çaresiz pamuklar... Bilekleri kırıla kırıla salladıkları çanların bastıramadığı Doğulu, varoşlu aksanlar. Mahallesine Noel Baba hiç uğramamış oğlan çocukları büyüyünce onlardan Noel Baba yapmışlar.

Konfeti bombası
Derken bir patlama. Bu semtin tepelerinde olsak şimdi, başka semtlerin tepelerinde, bir molotofkokteyli olabilirdi bu, bir bomba. Üstgeçitlerin yapılmadığı anayol kenarı mahallelerden birinde olsak bir araba bir çocuğa çarpıp gitmiş olabilirdi. Ama nasılsa burada, alışveriş tapınağının güvenli, emniyetli duvarları içindeyiz, kimse dönüp bakmıyor bile patlama sesine. Buraya bela giremez. Parasını verdik, bu duvarlar koruyacak bizi nasılsa...

Daha da daha da!
Alışveriş merkezi herkesin kendini olduğundan daha zengin hissetmesi için tasarlanmış gibi. Orta ve üst-orta sınıfın alışveriş etmesi için ayrı bir bölge var, üst sınıfın alışverişi için ayrı bir mıntıka. Bu ikisinin yakınlığı sayesinde hem daha zenginler daha da zengin hissedecek kendini, hem daha az zenginler daha çok zenginlerle birlikte aynı yerde olabildikleri için daha zengin. Yiyene tadından yenmez bir köfte!
‘Halk süsü’ verilmiş bir bölümü de var alışveriş merkezinin. Manavlar en cilalı elmalarıyla, şekerciler eski zaman lokumlarıyla ve kahveler, sanki o kahveleri herkes içebiliyormuş gibi, vicdan azapsız içilebilsinler diye. Giderek normal hissedersin burada. Herkes senin gibiymiş gibi sanki. Sanki herkes bu lokumlardan yiyebiliyormuş gibi, herkes zaten böyle yaşıyormuş gibi. Çünkü hep sana benzeyen insanlar var içeride. Ne güzel, ne güvenli. O tasarım işi kilimleri aldığında, sanki onları Ümraniye’den, üç vasıta değiştirip gelen temizlikçi kadın süpürmeyecekmiş gibi.   O çaputçudan çaputçuya çekiştirilen çocuklar Küçükarmutlu’dan gelen genç kızlara baktırılmayacakmış gibi.

Butik Guantanamo
Kimse düşünmüyor mu bu tezgâhtar kızları ve oğlanları? Bütün bir gün, sırf insanların kalp atışları hızlansın ve böylece bir anksiyete içinde daha çok ve daha hızlı alışveriş edebilsinler diye çalınan yüksek sesli, hızlı müzikleri bu insanlar bütün gün dinliyorlar. Biliyorsunuz değil mi? Guantanamo’da bir işkence türü bu.

Naylon torbaların insanları
Şimdi bu insanlar o torbalarını doldurup, torbalardan en pahalı mağazaya ait olanı dış tarafta duracak şekilde tutarak (!) sitelerden aldıkları dairelerine gidecekler. Hemen hemen aynı dizileri izleyip hemen hemen aynı biçimde bitkin ve düşkün hissedecekler kendilerini. Aldıkları her şey, daha eve gelmeden pörsümüş olacak, tuhaf bir biçimde sırf onlara ait oldukları için değersiz. O nesneler çünkü,   o tapınaktan koparılıp alındıktan sonra artık yanar döner ışıklarını, ürettikleri haz ve sahip olma hıncını salgılamaz olacaklar artık. Mekke’den getirilmiş taş gibi yersiz ve yurtsuz olacaklar.
Görebilseler tam o anda yüzlerini, nasıl bir eteğinden peşinden gözleri dönerek koştuklarını ve dünyanın en önemli şeyiymiş gibi bir pantolona yapıştıklarını... Korkarlardı. Bu tapınaktaki bu ibadetin ne çileli olduğunu görselerdi... Bu tanrıyı reddederlerdi.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

İskender Pala - Şah&Sultan

   Prof. Dr. İskender Pala, Divan Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınmış bir edebiyatçıdır. Bir çok kitap yazmıştır; fakat en çok bilinenleri sanırım Katre-i Matem, Kitab-ı Aşk, Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk ve Şah&Sultan.
   İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabıydı Şah&Sultan. Okuyanı çok olduğundan ben de kendisini oldukça merak ediyordum. Hatta Kocaeli kitap fuarında en çok imza kuyruğu olan yazardı sanırım. Kendisini gidip görme kitap imzalatma şanşım olmadı çalıştığımdan dolayı. Zaten bir süre sonra da kuyruğa kimseyi almamışlar duyduğuma göre.
   Kitap Sultan Selim ve Şah İsmail arasında gerçekleşen yani Osmanlı Devleti ile Safevi Devletini karşı karşıya getiren Çaldıran savaşını konu alıyor. Dolayısıyla romanın baş kahramanları da Sultan Selim ve Şah İsmail. Anlatıcılarımız ise Şah İsmail'in hadım ettiği Kamber Can, Sultan Selim'in güvendiği, yanına aldığı Can Hüseyin ve romanın sonlarına doğru Hasan Can.
   Şah İsmail'in amacı Anadolu'ya Kızılbaşlığı yaymaktır. Sultan Selim ise Şah İsmail'i Anadoluda bir tehtid olarak görmektedir ve bunun üzerine Şah İsmail'in üzerine yürür. Osmanli Devlet'nin düzenli ve donanımlı ordusu bulunmaktadır, İsmail'in ordusu ise düzensiz ve savaş için yetersizsiz. Çaldıran'da karşı karşıya gelen iki ordu, aslında iki müslüman devleti, alevi ile sünnileri yani aslında kardeş kardeşi karşı karşıya getirmiştir. Dolayısıyla kardeş kardeşi öldürmüştür. Buna vurgu yapmak için de ikiz kardeş olan Hasan Can ve Can Hüseyin'in hikayesine yer verilmiştir. Kardeşlerden biri Şah İsmail tarafında diğeri ise Sultan Selim'in yanındadır. Kardeşler istemeseler de Çaldıranda acı bir olayla karşılaşırlar. Bu iki karakterin haricinde Kamber Can vardırki o roman boyunca sevgiyi arar. Öyle bir arayıştırki bu, sevgiyi sürekli sorgular ve adlandırmaya çalışır. Yazar, aslında savaşın arka planında bizi bir aşk serüveninde sürükler. Bir de Taçlı Hatun vardır güzeller güzeli, Şahı da Sultanı da kendine aşık eden...
  Aşktan savaşa, Alevilikten sünniliğe, iktidar kavgasından, hırsa kadar herşeyi bulabileceğiniz sürükleyici bir kitap... İlk başlarda sarmayabilir ama buna aldanmayın ve devam edin...
  Tarihi de içine alan aşkla tatlandırılmış, emek verilmiş bir kitap...
  Herkese iyi okumalar...

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Turgut Özakman - Şu Çılgın Türkler


   Bilgi Yayınevi / 298.Basım 2006 (747 Sf.)
   Bu kitap, Turgut Özakman'ın elli yıllık birikiminin eseri. Kendisi milli mücadele bilgi ve belge toplama tutkusunun hala devam ettiğini söylüyor önsözünde. Böyle bir kitap var okuyanın karşısında...
   Bir roman. Gerçeğe dayalı, öyküleme tekniğiyle yazılmış bir roman. Herşey bir yana inanılmaz sürükleyici bir kitap. Dikkat dağıtacak çok isim geçse de bu anlamanıza engel değil. Kişilerin peşine takılmasanız da zihninize yer etmese de karakterler, ana olguyu çok iyi kavratan bir dil ve olay akışı var. Milli mücadeleyi roman tadında yaşatıyor ve öğretiyor. Söylenecek çok söz de yok aslında büyük bir eser çünkü. Tarih okumayı sevmeyenlerin bile okuyabileceği bir kitap...
   Son sözünde şöyle sesleniyor gençlere;
  
  " Sevgili Gençler!
   İstiklal Savaşı, dünyadaki en meşru, en ahlaklı, en haklı, en kutsal savaşlardan biridir. Emperyalizmi ve yamaklarını dize getiren, bir enkazdan yepyeni, çağdaş bir devlet kurmayı başaran atalarınızla gurur duyun, şehit ve gazi atalarınızın onurunu yalancılara çiğnetmeyin.
   Sevgilerle."

   Yaşadığımız bu ülkede başımız dik geziyor, özgürce her istediğimizi yapabiliyorsak bunu milli mücadelede canını hiçe sayan kadın ve erkek atalarımızın vatanı kurtarmak için silahsız, ayakkabısız hatta çarıksız çıplak ayak cepheye koşmalarından bedenlerini siper etmelerinden...
  En çok dikkatimi çeken de bütün yokluğa rağmen inançlarını hiç kaybetmemiş olmaları. Bütün dünya ya kafa tutmaları.
  Zaman zaman tüyleriniz diken diken olarak okuyacaksınız...